İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

20 Ocak 2016 Çarşamba

KUR’AN VE İNANÇ

A.                İNANÇ; TARTIŞILABİLİRLİK ANLAYIŞI VE SINIRI NEDİR?


Bakın Türk Dil Kurumu “İnanç” kavramını nasıl açıklamış:

 İNANÇ: 1. Bir düşünceye gönülden bağlı bulunma: “Bilhassa kadınlar arasında hurafeye inanç fazla buralarda.” -F. Otyam. 2. Birine duyulan güven, inanma duygusu. 3. İnanılan şey, görüş, öğreti: “Kendi getirdikleri inançtan başka her şeye kapalıdır zevkleri.” -N. Ataç. 4. din b. Tanrı'ya, bir dine inanma, akide, iman, itikat: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” -Anayasa.
 Güncel Türkçe Sözlük 

 Tanımından anlaşılabileceği gibi, İnanç kişilere özgüdür. Bu sebeple, inançların din kültürü (teoloji) olarak değil; kişisel bazda tartışabilirlik sınırlarını doğru olarak belirlemek gerekir. Karşılıklı iletişimde “doğru anlaşılmak” adına, eski bir yazımdan alıntıyla konuya giriş yapmak istiyorum.

 Öncelikle ve özellikle belirtmek isterim ki kimsenin inancını yargılamak veya inancımı, itikadımı başkalarına belletmek gibi bir niyet ve maksadım yoktur, olamaz. Çünkü bu inancımla uyuşmaz.

 Her zaman, her ortamda, açık ve net olarak ifade ettiğim, tutum ve davranışlarımla da göstermeye çalıştığım şey, özümsediğimce, “Atatürkçü Düşünce” sahibi bir Türk (iftihar ediyorum) ve “Kuran”a sarılmış bir Müslüman (Hamd ediyorum) olarak benimsediğim değerleri isteyenlerle paylaşmaktır.

 Dini içerikli yazılarımdaki muhataplarım, ancak inananlar ve bir müminin Kuran’ dan edindiği İslam itikadını bilmek isteyenlerdir.


 AMACIM:

“İnsan, Kâinat ve vahiy Kitapları”ndan görüp bildiğimce Hakkı / gerçeği, görüp bilmek isteyenlerin görüş sahasına koymaktır.

Ne Atatürkçü Düşünce Sistemi ve ne de İslami İtikat, kimsenin tekelinde değildir. Bu bağlamda muhataplarımın, amacım doğrultusunda muhatabı olabilmek için uğraşıyı ibadet bilmekteyim.

İman, Allah ve kul arasındadır, kimde olduğunu da Allah bilir. Kimsenin dini inancı kimseyi ilgilendirmez; beni de ilgilendirmez ama hiçbir “Kitap” bilgisine dayanmaksızın, “Kuran Değerleri”ni,  bilgisizce cehaletten veya daha kötüsü bilip de nefsi çıkarı için, kişisel arzusu için kullananlar, aslından saptıranlar ve her ne maksatla olursa olsun insanları Allah ile aldatanlar, Kuran’a iftira atanlar, topluma zarar verenler karşısında sessiz kalamam.

BUNLARIN İNANÇLARIYLA DEĞİL, BUNLARIN İNANCIMLA İLGİLİ YANLIŞLARINI, HAKSIZLIKLARINI GÖSTEREBİLMEYİ DE “CİHAD” OLARAK BİLİRİM.

Çok sık “Dini içerikli” yazmamın sebebi ve yazılarımın çerçevesi budur. Bu yazı da Kuran ayetlerinin derlenmesiyle oluşturulmuş, oldukça uzun bir inceleme ve tefekkür yazısıdır. Artık dileyen yazıyı okur, düşünür; dileyen vazgeçer / vazgeçmez, bildiğine bakar.

B.                İNANCI BELİRLEYİP OLUŞTURAN NEDİR?


 İster inanlardan olun ister inanmayanlardan, İnancınız ne olursa olsun hiç fark etmez, bir kere olsun aklınıza gelip düşündünüz mü ki:

 “ İki kardeş, aynı babadan olma ve aynı anadan doğma, genleri müşterek, aynı aile ve çevrede yetişmiş, aynı toplumun ve ortamın iki ayrı / farklı kişisi. Konu din olmuş olmamış farketmez, biri inananlardan olmuş  biri inanmayanlardan…Acaba neden?...”

 Soruyla ilgili düşüncemi bildiğimce, Din konusunda ve Kur’an referansları ile açıklayayım, siz bu açıklamayı isterseniz, istediğiniz konuda istediğiniz referanslarla göre değerlendirin, bakalım fark var mı?

1.                 Müşterek (ortak) dilin ve anlamanın etkisi


 İnancın belirlenmesinde okunanı ve işitileni anlamak için ortak bir dilin olması gerekir. Ortak dil, anlamanın olmazsa olmazlarından birisidir. Ama lisan, tek başına sadece bir iletişim vasıtasıdır, aracılık görevi yapan bir araçtır. Kişiler için de bir toplum için de, maksada göre en kolay ve en iyi kullanılan lisan da elbette ana dilleridir. Buna rağmen “ana dil” de olsa, lisan tek başına inancın veya inançsızlığın sebebi değildir. Çünkü:

 Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur'an yapsaydık, elbette şöyle diyeceklerdi: "Ayetleri ayrıntılı kılınmalı değil miydi? / Arap'a yabancı dil mi? / ister yabancı dilde, ister Arapça!" De ki: "O, iman edenler için bir kılavuz, bir şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur'an, onlar için bir körlüktür. Böylelerine, çok uzak bir mekândan seslenilmektedir (41 / Fıssulet / 44)

 “Biz onu Arapça konuşmayanlardan birine indirseydik de, O onu onlara okusaydı, yine de ona inanmayacaklardı.” (26 / Şuara / 198 – 199)

 Ortak dilin (Araplar için Arapça; Türkler için Türkçe, ortak ana dildir) kullanılmasıyla, bir konuyu “anlamak,” o konuda bir inancın oluşmasında, olmazsa olmaz bir temel teşkil ederse de, bir şeyi “anlamak” da tek başına inancın veya inançsızlığın sebebi değildir.

Çünkü: Anlamak tek başına inanmak için yeterli olsaydı Arapça sözü anlama sıkıntısı olmayan Ana dili Arapça olan tüm Arapların da toptan inananlardan olması icap ederdi. Yalın haliyle anlamak, “hak vermek” ve “kabul etmek” demek değildir.

 “Bedeviler: "İman ettik." dediler. De ki: "Siz iman etmediniz. Ancak 'Müslüman' olduk deyin. İman sizin kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah'a ve resulüne itaat ederseniz Allah, yapıp ettiklerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir (49 / Hucurat / 14)

 Dil müşterek de olsa, söylem aracı olan lisandaki, kavram, terim, tanım ve isimler, insanların algılama, anlama ve anlaşmalarını sağlayan, kolaylaştıran unsurlar olmasına rağmen, bu kavram, terim ve tanımlamalarda anlama ve algılama farklılıkları, aynı toplumun insanları arasındaki yanlış anlaşılmaların ve anlaşamazlıkların ana sebeplerinden biridir.

Herhangi bir konudaki kavram, terim ve tanımların kapsam ve içeriğini farklı anlayıp algılayan birçok insan, bunun farkına varamadığı süreçte, aynı lisanla konuştuğu fakat yakından tanımadığı kişileri ve söylemlerini, muhatabının ifade maksadının dışında kendi değerlerine göre algılar ve öyle yorumlar.

Mevlana’nın söylediği, "Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler." İfadesi, insan fıtratına ait bir gerçektir. Bu yaratılış gerçeği, İnsan Kitabındaki Sünnetullah’ tır. Bu, “Anlaşabilmek için aynı dili konuşmak gerekmez” demek değildir; “Aynı dili konuşanlar, aynı şeylere inanıyorsa ve aynı şeyleri hissediyorsa kolayca ve doğru anlaşırlar” demektir. 

Ortak dil, tek başına “doğru anlamak” için yeterli olmasa da, “doğru anlamak” için olmazsa olmazlardan birisidir

a)               Bu sebepledir ki: Allah,  mesajlarını seçtiği peygamberlerine / elçilerine, toplumun anlaması için o toplumun diliyle göndermiştir.


Allah’ın elçisi / resulü olan son peygamber de (Hz. Muhammed), tüm insanlar için kendisine Arapça  olarak indirilen / vahyedilen Allah sözünü (Kuran) , ana dili Arapça olmayan toplumlara, anlamaları için, o toplumların diliyle konuşan kendi elçileriyle göndermiş ve tebliğ etmiştir.

Doğru algılayıp anlayıp anlamanın en kestirme yolu, ana dilde konuşup yazmaktır.

Gönüllerdeki inanç ve duygu beraberliği, insanların birbirlerini doğru anlamanın ötesinde birbirleriyle anlaşmalarında ve dillerindeki lisan beraberliğiyle birlikte, bir coğrafyadaki toprağı “vatan”, orada yaşayan halkı da “millet” yapan unsurların başında gelir.

b)               Şüphesiz, Sünnetullah’ ın gerçekleri değişmez. Farklı ve değişken, değişir ve değiştirilebilir olan, insanların doğrularıdır. Değişen o insanların onları anlayış ve kavrayış şeklidir.  İnsanların hür iradeleri ile yaptıkları seçim ve tercihleridir.

Örneğin:

“Allah Gani’dir, dileyene dilediğini dilediğince verir.”ifadesiyle bir Kur’an gerçeği ifade edildiğinde:


Bazıları: ”Dileyen ne dilerse, Allah onu verir.” diye anlar ve öyle inanır, ona göre bir yol tutar kendine;

Bazıları: ”Dileyenin dileğini, Allah’ın kendisi dilediği gibi verir” diye anlayıp öyle inanır ve bir başka yola girerler.

Sünnetullah’ tan bilgi sahipleri ise : “Her ikisi de olur” diye anlar ve öyle inanırlar.         

c)                Dildeki lisan ile gönüllerdeki inanç ve duygu ile ilgili aşamalar ve gerçek odur ki:


“Söyledim! Duydu anlamına gelmez.
Duydu! Doğru anladı anlamına gelmez.
Anladı! Hak verdi anlamına gelmez.
Hak verdi! İnandı anlamına gelmez.
İnandı! Uyguladı anlamına gelmez.
Uyguladı! Sürdürecek anlamına gelmez”

Bunların ayrımına varanlar doğru bilgilenir, gerçeği bulur ve fikir sahibi olurlar.

Bilgilenme sürecinde, kendini bilen, İlkelerinden ve kendi değer yargılarına göre doğrularından emin olan kişiler, duydukları çevresindeki farklı düşünce ve fikirlere, sorgulama sürecinde,  hak vermeseler bile, sadece bunları doğru anlamakla da kendilerini geliştirirler.

Bu kişiler, yararlanabilecekleri olumlu bir kazanım elde ederler ve toplumsal uzlaşmaya katkı sağlayabilirler.

2.                 Kalbin tasdiki


İnancı belirleyen, kişinin aklını ve gönlünü çalıştırarak, tefekkür sonucu idrak ile anladıklarına hak verip vermediği ve kalbinin onaylayıp onaylamadığıdır.

 İNANMAK, Bir şeyi doğru olarak benimsemektir; özümseyerek kendine mâletmektir. Birini doğru sözlü olarak bilmek, güvenmektir; Bir şeyin varlığını, doğruluğunu kabul etmektir; Tanrıyı (Müslümanlar için Allah’ı), sevecek, güvenecek ve bağlanacak en yüksek varlık olarak bilmektir; iman etmektir. 

 Anladığına hak verip inanmak için, aklın anladığını, kalbin, gönlün, duyguların da beğenip onaylaması gerekir ki bu da İnsan Kitabındaki Sünnetullah’ tır (Allah’ın yol ve yasasıdır).

 Kim ne derse desin, kime ne dersek diyelim, anlayıp, hak verip, kabul edip yürekten doğruladığımız ne ise, inandığımız da odur.

 Her insanın kendi değer yargılarına (doğrularına) göre inandığı gerçekler, o insanın inancıdır.

 İMAN, kalbin tasdiki ve hür irade ile dilin ikrarıdır.

İman, izafidir, subjektiftir, nefes alan can adedincedir ki kimde ve nice olduğunu kişinin kendisinden başka ancak ve yalnız Allah bilir ve bu sebeple İman’ı sadece Allah yargılar.

İnsanlar ise, insanın sözünü işitir, tutum ve davranışını (eylemlerini) görür ve kendi inancıyla karşılaştırarak değerlendirirse, zahirde görünenle o kişinin imanı ile ilgili olarak, sadece dünyevi geçerli, kişisel bir intiba edinebilir.

Hem birey olarak İnsanın ve hem toplumun, olgunlaşıp gelişmesi için, inançların sorgulanması (tahkiki) gerekli fakat eyleme dönüşmedikçe yargılanması abestir.

Müteşabih olanı tevil etmeden inanç konusunda gerçekler, “kalp / gönül” ile idrak edilir dediğimde, Bilimsel olarak, "Gerçekler organlarla değil, beyinle algılanırdiyerek karşı çıkanlar,  “Kalp / gönül” den Kur’an’daki kastın, bilimsel olan, “akıl dâhil, bireyin kişiliğini yansıtan tüm karakteristik özelliklerin  kaynağı olan” üst sistemi, “beyin”i işaret ettiğini algıladıklarında,  yukarıdaki yazılanlarla bilim arasında, bilimsel manada ve özde bir çelişki olmadığını görebileceklerdir.

 Çünkü Rahman’ın Sünnetullah’ ı mutlak gerçektir.

 BU KAPSAMDA İNANCI BELİRLEYİP OLUŞTURAN, KİŞİSEL KABULLERİMİZ / DOĞRULARIMIZ, SEÇİM VE TERCİHLERİMİZDİR.


C.                İMAN / İNANÇ İLE İŞ, EYLEM (UYGULAMA) İLİŞKİSİ

                                                                                                                             

1.                 İman / inanç,  insanların kişisel seçim, tercih ve sorumluluğu; eylemleriyle beraber Dünya hayatındaki sınavıdır.

 ALLAH, indirdiği (Vahiy) ve gösterdiği (Kâinat ve İnsan) Kitaplarında,  insanlara Hak ile batılı / iyi ile kötüyü /doğru ile yanlışı / güzel ile çirkini anlatıp göstermiş; Dileyene / dilediğine bunları ayırt etme gücünü,  Sünnetullah kapsamında vermiştir.

ALLAH,  peygamberlerini sadece TEBLİĞ (Hakikati Duyurma), İNZAR (Uyarma) ve TEBŞİR (Müjdeleme) ile görevlendirmiş ve yetkilendirmiş; İnsanlara seçim ve tercihlerine göre yol gösterip, onları kılavuzlayıp hidayete erdirmeyi ise yine Sünnetullah kapsamında üzerine almıştır.

2.                 İnsanların inançları ile özgür seçim ve tercihleri üzerinde, peygamberlerin ve vesvese veren iblis soyu / iblis izleyicileri olan cin ve insan şeytanları da dâhil olmak üzere, hiçbir varlığın, zorlayıcı yaptırım güçleri yoktur.


3.                 Her şey Sünnetullah kapsamında olur ve kişiler, inanç ve eylemlerinde, sorumlulukları kendilerine ait olmak ve sonuçlarına katlanmak üzere, üstlendikleri “emanet”i kullanırlar.


4.                 Dinde Zorlama Yoktur:


  DİNDE BASKI - ZORLAMA - TİKSİNDİRME YOKTUR. DOĞRU VE GÜZEL OLAN, ÇİRKİNLİK VE SAPIKLIKTAN AÇIK BİR BİÇİMDE AYRILMIŞTIR. Her kim tâğuta sırt dönüp Allah'a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah, hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir (2 / Bakara / 256)

 “ONLARIN İYİYİ VE GÜZELİ BULMALARI, SENİN ÜZERİNE BİR BORÇ DEĞİLDİR. TAM AKSİNE, DİLEDİĞİNİ / DİLEYENİ İYİYE VE GÜZELE KILAVUZLAYAN ALLAH'TIR…” (2 / Bakara / 272)

EĞER RABBİN DİLESEYDİ, YERYÜZÜNDEKİ İNSANLARIN HEPSİ TOPTAN İMAN EDERDİ. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın! “ (10 / Yunus / 99)

ŞU BİR GERÇEK Kİ, SEN İSTEDİĞİN KİŞİYİ DOĞRU YOLA İLETEMEZSİN. Ama Allah, dilediğine kılavuzluk eder. Hidayete erecekleri O daha iyi bilir. (28 / Kasas / 56)

 “Kuşkusuz, bu Kitap'ı biz sana insanlar için hak olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. SEN ONLAR ÜZERİNE VEKİL DEĞİLSİN.” (39 / Zümer / 41)

 “GERÇEK ŞU Kİ, SİZE RABBİNİZDEN GÖNÜL GÖZLERİ GELMİŞTİR. KİM GÖRÜRSE KENDİSİ YARARINA, KİM KÖRLÜK EDERSE KENDİSİ ZARARINA... BEN SİZİN ÜZERİNİZE BEKÇİ DEĞİLİM.” (6 / Enam / 104)

 “BİZ ONU YOLA KILAVUZLADIK. ARTIK YA ŞÜKREDİCİ OLUR YA NANKÖR.” (76 / İnsan / 3)

 “Artık uyar / düşündür! Çünkü sen bir uyarıcı / düşündürücüsün. ÜZERLERİNE MUSALLAT BİR DESPOT DEĞİLSİN.” (88 / Ğaşiye / 21-22)

 “Ve de ki: "HAK, RABBİNİZDENDİR. ARTIK DİLEYEN İNANSIN, DİLEYEN İNKÂR ETSİN."…” (18 / Kehf / 29)

a)               Allah, bir beşer olarak peygamberinin yetki ve gücünü apaçık açıklıyor:


“De ki: "BEN SİZE ZARAR VERME GÜCÜNE DE IŞIK VE AYDINLIK VERME GÜCÜNE DE SAHİP DEĞİLİM." De ki: "Allah'tan beni hiç kimse kurtaramaz ve O'nun dışında bir sığınak da asla bulamam." "Ancak Allah'tan bir tebliğ ve O'nun mesajlarından bir şeyler sunabilirim…" (72 / Cin / 21-23)

b)               İnsanlara (sorumlu varlıklara) duyuruluyor:


 “Yemin olsun… Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene. Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene ki, BENLİĞİ TEMİZLEYİP ARINDIRAN, gerçekten kurtulmuştur. ONU KİRLETİP ÖRTENSE kayba uğramıştır” (91  /Şems / 1; 7-10)

c)               Sorumluluğun Şeytanın üzerine yüklenemeyeceği vurgulanıyor:


 “Benim kullarım aleyhine senin elinde hiçbir güç / kanıt olmayacak. Azgınların seni izleyenleri müstesna." (15 / Hicr / 42)

 “Şu bir gerçek ki şeytanın elinde, iman edip yalnız Rablerine dayananlar aleyhine hiçbir sulta / hiçbir kanıt yoktur. ONUN SULTASI, SADECE ONU DOST EDİNENLERLE ALLAH'A ORTAK KOŞANLAR ÜSTÜNDEDİR.“ (16 / Nahl / 99 -100)

d)               Ve Sünnetullah olarak insanlar / toplum, uyarılıyor:


 “Sizden, sözü saklayan da açıklayan da geceye sığınıp gizlenen de gündüz yol alan da onun için birdir. Her biri için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah'ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. GERÇEK ŞU Kİ ALLAH, BİR TOPLUMUN MÂRUZ KALDIĞI ŞEYLERİ, ONLAR, BİREY OLARAK İÇLERİNDEKİNİ / BİREY OLARAK KENDİLERİNE İLİŞKİN OLANI DEĞİŞTİRMEDİKÇE, DEĞİŞTİRMEZ…” (13 / Rad / 10-11)

 “Bu böyledir. ÇÜNKÜ ALLAH BİR TOPLUMA LÜTFETTİĞİ NİMETİ, O TOPLUM BİREY OLARAK İÇLERİNDEKİNİ / BİREY OLARAK KENDİLERİNE İLİŞKİN OLANI DEĞİŞTİRMEDİKÇE, DEĞİŞTİRMEMİŞTİR. Ve Allah, iyice işiten, gereğince bilendir.”( 8 / ENFÂL / 53)

 “Biz, elçileri sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. KÜFRE SAPANLAR İSE BÂTILA YAPIŞARAK ONUNLA HAKKI KAYDIRMAK İÇİN UĞRAŞIYORLAR. Onlar, ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri eğlence edindiler.” (18 / Kehf / 56)

SEN HA UYARMIŞSIN ONLARI HA UYARMAMIŞSIN, FARK ETMEZ ONLAR İÇİN; İNANMAZLAR.” (36 / Yasin / 10)

 “SEN ANCAK RABLERİNDEN İÇİN İÇİN KORKANLARI VE NAMAZ KILANLARI UYARIRSIN.” (35/ Fatır / 18)

 “EĞER HATIRLATMAK YARAR SAĞLARSA HATIRLAT / ÖĞÜT VER! İÇİNE ÜRPERTİ DÜŞEN, ÖĞÜT ALACAKTIR. İÇİ KARARMIŞ BEDBAHT İSE ONDAN KAÇINACAKTIR” (87 / A’lâ / 9-11)

 “De ki: "Bilgi Allah'ın katındadır. Bana gelince, ben ancak açıkça uyaran biriyim." (67 / Mülk / 26)

 “Yine de yüz çevirirlerse artık sana düşen, açık bir tebliğden başka şey değildir.” (16 / Nahl / 82)

 “Ve de ki: "HAK, RABBİNİZDENDİR. ARTIK DİLEYEN İNANSIN, DİLEYEN İNKÂR ETSİN." (18 / Kehf / 29)

D.                İNSANLARIN TEBLİĞDE YETKİ VE SORUMLULUKLARI:


Allah’ın emirleri bunlar iken, kendi kendilerini mümin (inanan) olarak nitelendiren bazı insanların, peygambere verilen yetki ve görevin üzerinde bir yetki ve görev ile “din” adına amaç ve görev yüklenmesi, dinde aşırılığa gitmektir ki bu anlayış, şirk (Allaha ortak koşmak) ile özdeştir. Kuran mesajının ışığında bu bağlamda:

 İnananlar, Kuran’daki İslam’ın duyurulması ve Kuranın emir ve yasaklarına uyulmasını teşvik etmek dışında ve ötesinde başkaca bir şeyle yetkili ve mükellef değildirler.

 Hiç kimse, hiçbir kişi tarafından, hiçbir maksatla İslam Dinine girmeye ve inancını buna göre oluşturmaya veya değiştirmeye zorlanamaz. Çünkü dinin özü ve ruhu imandır. İman ise tamamen hür iradeye bağlı olarak yapılan vicdani bir kabul, seçim ve tercihtir.

 Hiçbir zorlama teşebbüsü, kalp ve vicdandaki samimi inancı olumsuz yönde etkileyemez. Zira iman, kalp ve vicdanın tasdiklemesidir, gönülden onaylaması, doğrulamasıdır.  Zorlama ile ikrar (söz ile ifade) değiştirilebilirse de samimi iman değişmez. Bu sebeple her türlü zorlamaya, dinin özü ve ruhu kapalıdır.

1.                 İnançta, Sünnetullah gereği olarak, insan ancak içinden geliyorsa gönlü imana yatkınsa iman edebilir. Bu manada dinde zorlama zaten yoktur, olamaz.


 Böyle bir zorlama yapılırsa, maksat ne olursa olsun, Allah’ın hakkını inkârdır. Çünkü Herkesin dini inancında serbest olması, sorumluluğu ve hesabı kişisel olarak Allah’a verilecek İslami bir kural olarak,  Allah’ın insanlara tanıdığı bir haktır.

 Ayrıca, zorlama ile yapılan bütün amel ve fiiller, İslami inanç, ibadet ve muamele açısından da kesinlikle makbul ve muteber kabul edilemez. Zira böylesi iş ve oluşlar, “Ameller niyetlere göredir” ilkesine gereğince, Allah’ın rızasından uzaktır.

 Zorlama ile yapılan amelde (işlerde) dinin vaad ettiği sevap da bulunmaz. Kişisel rıza ve niyet bulunmayınca hiçbir amel, Allahın da razı olduğu bir ibadet olmaz. 


2.                 İnançta ve Amelde, Dinin isteklerinin hepsi, Allah’ın hoşnutluğunu / rızasını kazanmak maksadıyla, zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır.


İlaveten Dinde insanlara yapılacak zorlamalar, İslam’ın temel düşüncelerinden biri olan “sınama” anlayışına da ters düşer. Çünkü insanın zorlama ile hakka / gerçeğe / doğruya / iyiye / güzele tabi olması halinde; zor sebebi olmadığında, kendi arzu ve isteği ile Allah rızasını kazanmak için, bunlara uyup –uymayacağı sınanamaz.

3.                 Zorlama, zorlayana bir sevap kazandırmaz; üstelik eziyet etmektir ki, günahtır.


 Zor korkusuyla katlanılan ve yapılan dini istekler de, zorlanma sebebiyle yapana, zorlama baskısından kurtulmaktan öteye, Allah indinde geçerli bir yarar, sevap sağlamaz.

 Dinde zorlama büyük vebal getirir ve zorlama yapanlar hesabı unutmamalıdır ki, Allah yeminle (kendi tanıklığında) uyarıyor: 

 Yemin olsun, kendilerine elçi gönderilenleri muhakkak hesaba çekeceğiz; gönderilen elçileri de mutlaka hesaba çekeceğiz. Onlara bir ilmin tanıklığında bütün serüveni mutlaka anlatacağız. Biz olup bitenlerden habersiz değildik.” (7 / Araf / 6-7)

E.                 FARZ, GÜNAH, AHLAK İLİŞKİSİ


Farz, Kur’an’da Allah’ın yapın ve yapmayın dedikleridir. Muhkem ayetlerle sabittir.  

 (Bkz, Kur’an ve Anlam:  http://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/01/kuran-ve-anlam.html  )

Kur’an’daki  “GÜNAHKÂRLAR, GÜNAH VE GÜNAHLAR”  ile ilgili ayetleri topluca bir arada okuyup hatırlar, 

 (Bakınız:  SÜNNETULLAH (ALLAH'IN YOL VE YASASI) E- KİTAP (MKA) İNDİR)

ve

 (Bkz. Dinde Mütekabiliyet ve Sünnetullah -5 ve 6. GÜNAHKÂRLAR, GÜNAH VE GÜNAHLAR)

Sonra da algılayıp anladığınızı, Kur’an’daki “GÜZEL AHLAK”  ile ilgili ayetler / öğütler ile karşılaştırırsanız, 

 (Bkz. GÜZEL AHLAK E- KİTAP (MKA) İNDİR )

Kuran’ın tamamı göz önüne alınarak, İnsanın ahlaki sorumlulukları ile ilgili olarak başlıklar halinde “GÜZEL AHLAK”  yazısında yapılan özet bir tasniflemede başlıklar halinde sıralanan ve hepside aynı zamanda evrensel olan İNSANIN KENDİSİNE VE ÇEVRESİNE KARŞI AHLAKİ SORUMLULUKLARI İLE FARZ, GÜNAH VE AHLAK DEĞERLERİ ARASINDA HİÇBİR ÇELİŞKİ BULAMAZSINIZ. Görebileceğiniz sadece uyumdur.


1.                 İnsanın kendisine ve çevresine karşı ahlaki sorumluluklarıyla ilgili olarak, yazıda başlıklar halinde tasniflenen:


a)                GÜZELLİKLER / DOĞRULAR / SALİH AMELLER / İYİ VE ÖVÜLEN TUTUM VE DAVRANIŞLAR,  Kur’an’da ayrıntılı kılınarak bildirildiği şekliyle farzdır. Evrensel Ahlak değerleri ile de örtüşür. Sadece kişiyi değil, tüm toplumu ilgilendirir.


b)                ÇİRKİNLİKLER / YANLIŞLAR / BATIL AMELLER / KÖTÜ VE YERİLEN TUTUM VE DAVRANIŞLAR , Kur’an’da ayrıntılı kılınarak bildirildiği şekliyle Günah’tır, yasaklanmıştır. Evrensel Ahlak değerleri ile de örtüşür. Sadece kişiyi değil, tüm toplumu ilgilendirir.


2.                 İnsanın Allah’a karşı ahlaki sorumluluklarıyla ilgili olarak, yazıda başlıklar halinde tasniflenen , İYİ VE ÖVÜLEN TUTUM VE DAVRANIŞLAR ile KÖTÜ VE YERİLEN TUTUM VE DAVRANIŞLAR, Kur’an’da ayrıntılı kılınarak bildirildiği şekliyle inananlardan veya inanmayanlardan olmayı belirleyen bir İMAN KONUSU olarak, Allah ile kulu arasında özünde kişiseldir. Kişisel inançla yapılan amellerin / işlerin, toplumda tecellisi ve etkisiyle toplumsaldır. İnananlar dünyasında evrenseldir.


(Bkz, KUR’AN VE SORUMLULUK,  http://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/01/kuran-ve-sorumluluk.html)

 Din, bireylere doğru yolu göstermek içindir. Toplum bireylerden oluşur. Bireyleri doğru yolda ise toplum da doğru yoldadır ve bir dünyevi düzen de kurulmuştur. Kur’an’ın “günah” deyip yasakladığı işlerde, kişilere ve topluma bir yarar yoktur veya zararı, yararından çoktur. Bu sebeple Kur’an ile bunlar (kişiye ve topluma zararlı veya zararı yararından çok olanlar), “Haram” kılınıp, “Günah” denip, yasaklanmıştır.

 Dikkatinizi çekmek isterim ki, hiç kimse, Kur’an’da delilini göstermedikçe bir şeyi “haram” kılamaz, “günah” diyemez ve kendi nefsinden başkasına da yasaklayamaz.İmanın ve Kur’an ahlakının gereği budur. Hiç kimsenin  İslam dini  adına , dillerinin uydurma nitelendirmeleriyle "Şu helaldir, şu da haramdır!" demeye hakkı ve vazifesi yoktur.

 Diğer taraftan, Günahtan kaçınmanın dünyadaki yararı, topluma da olduğu için, bu “ahlaki” eylemi yapan kişiye Ahiret’te de karşılığını tam olarak alacak şekilde, “sevap” yazılmaktadır.

 Toplum hayatı içinde yaşayan fertler olarak, şayet inananlardansak, bir olay karşısında inancı ne olursa olsun, herhangi bir kişinin “haram”, “günah” veya “ahlak – ahlaksızlık” yakıştırmalarını, kendi algılayışımızdaki gibi Kur’an ayetlerinden sorgulamak esastır.

 Sorgulamadan uygulamak, kişisel sorumluluğu kaldırmadığı gibi, toplumsal düzene de olumlu bir katkı sağlamaz.

3.                 Kur’an İnananları için, sonuç olarak :


Hepimizi terazisi “Kur’an” da olsa, hepimizin tartmadaki  akıl ve gönlümüzün kalibrasyonu ve değerlendirmedeki “ölçü” (kader) lerimiz farklı farklıdır.

 Bilgi, emek ister; iş, çaba – gayret ister. İşitelim, görelim; İşte Kur’an, okuyalım, bilelim…

Başkalarının dediklerini de dinleyelim, değerlendirelim. Lakin nihai karar, tercih ve seçim hakkımızı kimseye ipotek etmeyelim.

BAŞKALARI FETVA VERSE DE SEN FETVAYI KALBİNE SOR”  diyen Hz. Muhammed’i İzleyelim.

4.                 Kur’an’a inanmayanlar için, sonuç olarak:



Kimsenin, kimseyi inandırma misyonu, yetkisi ve gücü yoktur. Gönül dostum diyor ki: “Paslı çiviyi sökmek zordur.”



F. Bacon’un sözleriyle:

“YALANLAMAK VE REDDETMEK İÇİN; İNANMAK VE HER ŞEYİ KABULLENMEK İÇİN; KONUŞMAK VE NUTUK ÇEKMEK İÇİN OKUMA! TARTMAK, KIYASLAMAK VE DÜŞÜNMEK İÇİN, OKU!”


Paylaşırken derim ki:

ANLATMAK İSTEDİĞİNİ DEĞİL DE ANLAMAK İSTEDİĞİNİ ANLAYANLAR İÇİN, SÖYLENEN HER BİR SÖZ FAZLADIR.


 Benden, anlamınca bir “merhaba” ve “selam” olsun herkese…



M. Kemal ADAL
İZMİR
10 Ocak 2013


******

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder