İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

ALLAH'IN İSİMLERİ



a) Kavram Olarak, İtikat, Allah, Allah'ın İsimleri

 Rabbinin o yüce adını tespih et!” (87. sure (A'LÂ) 1. ayet)

  En güzel isimler Allah'ındır; O'na onlarla dua edin. O'nun isimlerinde ters bir tutum izleyenleri bırakın. Yapıp ettiklerinin cezasını çekeceklerdir.” (7. sure (A'RAF) 180. ayet)

 “Allah'tır O. İlah yok O'ndan başka. Esmaül Hüsna, en güzel isimler O'nundur.(20. sure (TÂHÂ) 8. ayet)

  Artık, o yüce Rabbinin adını tespih et!(56. sure (VÂKIA) 96. ayet)

 “De ki: "İster Allah diye yakarın, ister Rahman diye yakarın. Hangisiyle yakarırsanız yakarın, en güzel isimler / Esmâül Hüsna O'nundur. Namazında sesini yükseltme, kısma da. İkisi ortası bir yol tut." (17. sure (İSRÂ) 110. ayet)

 İkram ve kudret sahibi Rabbinin ismi öyle yüce ki...(55. sure (RAHMÂN) 78. ayet)

 “Öyle Allah ki O, tanrı yok O'ndan başka. Gaybı da görünen âlemi de bilen O! Rahman O, Rahîm O. Öyle Allah ki O, ilah yok O'ndan gayrı! Melik, Kuddûs, Selâm, Mümin, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir. Allah, onların ortak koşmalarından yücedir, arınmıştır. Allah'tır O! Haalik, Bâri', Musavvir'dir O! En güzel isimler / Esmâül Hüsna O'nundur. Göklerde ne var, yerde ne varsa O'nu tespih eder. Azîz'dir O, Hakîm'dir.” (59. sure (HAŞR) 22-24. ayet)


https://www.youtube.com/watch?v=BR7jioA8_1M


b) Bakınız: Ek-1 Esmaül Hüsna(Yalnız Tek Kelimelik İsim Sıfatlar) Listesi

 EK-1: ESMAÜL HÜSNA LİSTESİ (Yalnız tek kelimelik İsim-Sıfatlar)

ALLAH: Yaratan, yapıp-eden, ezelî, ebedî olan, varlığın­da başkasına muhtaç ol­mayan, eşsiz, ortaksız kudret

(HUVE: O=Allah anlamında)

ADL: Adil olan, Adalet sahibi.

AFÜVV: Affeden, hataları, günahları bağışlayan.

AHAD: Zatında, varlığında tek olan.

AHİR:  Sonu olmayan.

AHKAM-ÜL HAKİMİN:Hüküm verenlerin hakimi

ÂLİM: Tüm bilgilerin kaynağı olan, her şeyi gereğince bilen.

ALÎM:  Her şeyi bilen, bilgi bakımından eşi ve benzeri olmayan.

ALİYY: Yüceliğin kaynağı ve sahibi. Ulu.

ASIM: Koruyan

AZÎM: Ululuğun kaynağı ve sahibi, çok yüce.

AZÎZ: Kudret ve onurun kaynağı ve sahibi.   Çok güçlü, çok onurlu

BAİS: Peygamberler gönderen, öldükten sonra her şeyi hesap vermek üzere tekrar dirilten, kabirlerinden çıkaran.

BAKİ: Ebedi ve sonu olmayan.

BARİ': Var eden, var oluşu kotarıp yöneten.

BASÎR: Görme gücünün kaynağı, en iyi şekilde gören. Her şeyi gören.

BASİT: Açan genişleten, en zor şeyleri basitçe çözüveren.

BÂTIN: Gözle görülemeyen, her şeyde kendinden bir güç bulunan.

BEDÎ': Var eden, yarattıkla­rını ahenk ve güzellikle donatan.

BERR: iyilik ve lütfu son­suz olan. Eşsiz cömert.

CÂMÎ: Toplayan, bir araya getiren. Mahşer günü tüm insanları, hesap vermek üzere huzuruna toplayan.

CEBBAR: Yapılmasına karar verdiği şeyi, dilediğinde zorla yaptıran.

CELİL: Değerli.

CEMİL: Güzel.

DA'I: Çağıran

DAFIĞ: Belaları def eden, çevirici

DARR: Elem ve mazarrat verici şeyleri(de) yaratan.

ERHAMURRAHİMİN: Merhamet edenlerin en merhametlisi

EVVEL: İlk, Başlangıcına zaman belirlemek söz konu­su olmayan.

FALIK:Yaran, yarıcı (karanlığı yarıp sabahı çıkaran, tohumu yaran)

FASIL: Gerçek olanla olmayan her şeyi ayıran.

FÂTIR (FÂLIK): Yaratan. Bir takım varlıkları yarıp par­çalayarak yeni varlıklara ve oluşlara vücut veren. 

FETTÂH: Açan. Fetih ve za­fer lütfeden. Kolaylık sağ­layan.

GAFFAR: Dilediğinden, gü­nahları beklenmedik şe­kilde affeden.

GAFUR:  Sürekli bir biçimde günahları affeden.

GÂLİB: Her hal ve şartta galip gelen

GANÎ: Zengin. Zenginliği sınırsız olan. Yanında her­kesin yoksul kaldığı kud­ret.

HALİK: Yaratan, var eden.

HABÎR: Her şeyden en iyi biçimde haberdar olan.

HÂDÎ: Hidayet veren. Doğ­ruya, iyiye ve güzele kılavuzlamada en yüce kud­ret.

HAFİD: Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan. Şan ve Şeref sahibi iken rezil ve rüsva 
eden. Zengin iken yokluğa indiren, sağlıklı iken hastalığa düşüren.

HAFÎZ: Koruyup gözeten. Her şeyi kontrol ve gözeti­mi altında tutan.

HAKEM: Hükmeden, hakkı yerine getiren, hükmünü icra eden.

HAKÎM: Tüm hikmetlerin kaynağı. Her yaptığında mutlaka bir hikmet bulu­nan.

HAKK: Gerçeğin kaynağı ve belirleyicisi. Her yaptığı ve emri gerçeğe en uygun olan. Hakkın ve hukukun kaynağı ve belirleyicisi.

HALİK: Yaratan, var eden.

HALÎM: Davranışlarında yu­muşak ve şefkatli. Sertlik ve katılıktan uzak olan.

HALLÂK: Yaratışı sürekli olan. Yarattıklarında sü­rekli yeni boyutlar ve tür­ler oluşturan. Yaratışındaki yoğunluk ve çeşitlili­ği izlemek mümkün olma­yan.

HAMÎD: Her türlü övgünün sahibi ve muhatabı olan. Dilediğini, dilediği şekilde öven.

HASÎB: En iyi ve en hassas biçimde hesap soran. Tüm yarattıklarını ince bir he­saba uygun olarak var eden.

HAYY: Sürekli diri. Hayatın kaynağı. Kendisi için ölüm söz konusu edileme­yen.

İRADE: Her şeyi kullarının hayrına dileyen.

İLAH: Tapılmaya layık tek kudret. Yüce, eşsiz.

KAADİR: Kudretin kayna­ğı ve sahibi.

KAAHİR: Yarattıkları üze­rinde hüküm ve egemen­lik Kur’an. Dilediğinde ka­hır ve baskıyla sindiren.

KABİD: Sıkan daraltan. Bütün varlık âlemini kudreti içine alan. Her şeyi isterse bir çırpıda bir araya getirip, onların hakkından gelen.

KABİL: Kabul eden, icabet eden, bağışlayan

KADİ: Hükmünü yerine getiren, işini bitiren

KADİM: Önceden yapan, önceden bildiren

KADÎR: Gücü her şeye ula­şan, her şeyde hissedilen.

KÂFÎ: Hem kendisine hem de yarattıklarına yeten. Kullarının her türlü istek ve ihtiyaçlarına, araya başkası girmeksizin cevap veren.

KAHİR: Galip gelen

KAHHÂR: Gerçeği örtüp, buyruklarına karşı çıkan inkarcıları kahrı altında ezen.

KAİM: Her şeyi koruyan.

KARÎB: Çok yakında olan. Kullarına şah damarların­dan daha yakın olan. Ya­karış ve çağrıları duyma­da hiçbir aracıya, âlete ge­rek bırakmayan.

KASIM: Kısımlandıran, rızıkları, nimetleri adalet,hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren

KAVÎ: Gücü bizzat kendin­den olan. Gücünü kullan­mada hiçbir buyruğa ve yönlendirmeye muhtaç ol­mayan.

KAYYÛM: Kudretin kaynağı. Kudretiyle her şeyi kı­vamında tutan.

KEBÎR: Tüm büyüklük ölçülerinin kavrayamayacağı şekilde büyük olan.

KERİM: Şefkatli merhametli ve cömert olan.

KIDEM: Ezeli ve başlangıcı olmayan

KUDDÛS: Tüm kutsallıkların kutsadığı, tüm varlığın tespih edip yücelttiği. Tüm noksanlıklardan arınmış, tüm yüceliklerle donanmış olan.

KUDRET: Her şeye gücü yeten.

LATÎF:   Gözle görülmeyen. Lütfu ve bağışı çok olan.

MAKİR: Tuzak Kur’an

MÂLİK: Sahip olan.

MALİK-İ YEVMİD-DİN: Din gününün sahibi

MALİK-ÜL MÜLK: Mülkün ebedi sahibi

MANİ: İstemediği bir şeyin meydana gelmesine müsaade etmeyen.

MECÎD: Cömertlik ve ululuğun kaynağı, cömert ve ulu.

MELCA: Kendisine sığınılan

MELİK: Güç, saltanat ve yönetimin en yüce sahibi.

METÎN: Her hal ve tavır karşısında sebat ve daya­nıklılığını koruyan. Güçlü, zorlu.

MEVLÂ: Koruyup gözeten, destek veren. Sevdikleri­nin her hal ve şartta ya­nında bulunan

MUAHHİR/MUKADDİM: İstediğini geri koyan, arkaya bırakan.

MUAZZİB: Azaplandıran

MUCÎB: En iyi şekilde, en kısa zamanda cevap ve­ren. Kullarının istek ve yakarışlarına aracısız ce­vap veren.

MUĞNİ: İstediğini zengin eden.

MUHÎT: Her şeyi çepeçevre kuşatan.

MUBKİ / MUDHiK: Ağlatan / güldüren

MUVEFFİ: Ahdini yerine getiren, tastamam veren, ödeyen

MUHSİ: Sonsuz zannettiğimiz her şeyin sayısını tek tek bilen.

MUHSİN: İhsanı olan, veren

MUHYÎ: Yaratan, hayat ve­ren. Ölüleri dirilten.

MUİD: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan.

MUİZZ: İzzet veren ağırlayan. Şeref ve haysiyet kazandıran. İtibarını kaybedenlere bunu iade eden.

MUKADDİM: İstediğini ileri geçiren, öne alan.

MUKALLİB: Çeviren (kalpleri)

MUKÎT: Yarattıklarının gıda sistemlerini, beslenme tarzlarını belirleyen ve Her birinin gıdalanmasını yerli yerince düzenleyen.

MUKMİL: Kemale erdiren

MUKSİT: Bütün işlerini birbirine uygun ve yerli yerinde yapan. Kâinata ölçü koyan. Her şeyi bir ölçüyle yaratan.

MUKTEDİR: Gücünü, kendisi tarafından belirlenen ölçü­ler ve planlar dâhilinde görünür hale getiren. Gü­cünden, yarattıklarına belli oranlarda nasip ve­ren.

MUNTAKİM: İntikam alan, suçluları müstahak oldukları cezaya çarpan.

MUSAVVİR: Şekil, renk ve desen veren. Görünüş ka­zandıran, görünüşü ahenkli kılan.

MUSEVVA: Şekillendiren, düzenleyen

MUTAHHİR:Temizleyen, şirkten, kötülükten, manevi kirlerden temizleyen

MÜBDİ: Varlıkları maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan.

MÜBEŞŞİR: Müjdeleyen

MÜBEYYİN: Açıklayan

MÜDEBBİR: İdare eden, yöneten, bütün yaratılmışları düzenle ve dengeyle idare eden ve birbirine yardımcı eden

MÜHEYMİN: Hükmü altında tutan. Yarattıklarının, kendisi tarafından belirle­nen ölçülere uygunluğunu denetleyen.

MÜMİN:  İnanan, güvenen. İnsana birtakım emanet­ler bırakan. Güven ve iman sunan. Kendisine iman edenlerle yakın iliş­kiler içinde olan.

MÜMİD: Canlı bir varlığın ölümünü yaratan. Öldüren.

MÜNİR: Her şeye ışığını veren.

MÜSTEÂN: Darda ve zorda kalanın başvurduğu, yar­dım dilediği kudret. Ken­disinden yardım ve destek istenen.

MÜTEÂL: Aşkın, yüce. Akıl ve bakış ölçülerinin ulaşa­mayacağı boyutlarda olan.

MÜTEKEBBİR: Ululuk ve yü­celiğin kaynağı olan. Kib­re, böbürlenmeye sapanla­rı hizaya getiren.

MÜNTEKİM: Suçluları adaleti ile hak ettikleri cezaya çarptıran. Mazlum ve mağdurun eninde sonunda intikamını alan.

MÜYESSİR: Hayırda ve şerde kulunun yolunu kolaylaştıran, dinde kolaylık veren, hiç kimseye gücünün üstünde yük yüklemeyen

MÜZEKKİ: Her kusur ve ayıptan, manevi kirlerden kullarını temize çıkaran, temizleyen

MÜZEYYİN: Süsleyen

MÜZİLL: Zillete düşüren, hor ve hakir eden.

NAFİ: Hayır ve menfaat verici şeyler yaratan

NASÎR: Yardım eden. Yar­dım etmede yer, zaman ve sınırı kendisi belirleyen.

NUR: Işık. Işığın, aydınlığın, yol gösterişin, erdirişin kaynağı ve yöneticisi olan.

RAB: Besleyip, terbiye edip eğiten. Yarattıklarını be­lirlediği bir programa uy­gun olarak, birtakım hedeflere götüren.Tekâmülü programlayıp yöneten.

RABBIL ALEMIN: Alemlerin Rabbi

RAHÎM: Rahmet ve merhameti sınırsız olan. Dünya hayatını buyruklarına uy­gun biçimde yaşayanlara, ölüm sonrasında özel rah­metler sunan.

RAHMAN: Rahmeti sonsuz olan. Kendisine inanan-inanmayan herkese rah­met ve merhametinin tüm nimetlerini ayrım yapma­dan sunan.

RAKÎB: Kontrol eden, gözleyip gözetleyen.

RAŞİD: Doğru yolu gösteren.

RAUF: Acıma, şefkat ve esirgemesi sınırsız olan.

REFÎ': Yüceliğin sahibi ve tüm yüceliklerin dağıtıcısı olan. Dilediğini, dilediği makam ve yüceliğe çıka­ran.

REŞİD: Bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp dosdoğru ve bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran.

REZZÂK: Yarattığı tüm varlıkların rızklarını bol bol veren.

SABUR: Çok sabırlı, intikam için acele etmeyen. Mühlet vererek sabreden.

SADIK: Sözünde doğru olan.

SAİK: Cehenneme süren

SAMED: Tüm ihtiyaçların, niyetlerin, övgülerin, yakarışların yöneldiği eşsiz kudret.

SANİ: Sanatçı, nihayetsiz güzellikleri sanatının içinde yaratan

SELÂM: Esenlik, barış ve mutluluğun kaynağı. Esenlik, barış ve mutlulu­ğun nasıl sağlanacağını gösteren.

SEMÎ': En iyi şekilde işi­ten, duyan. Her şeyi işitip duyan.

ŞAFİ: Şifa veren

ŞÂKİR: Şükredenleri du­yup ödüllendiren. Kendisi­ne şükredenlere teşekkür eden.

ŞARİH: Açan

ŞEFİ: Şefaatçi

ŞEHÎD: En yüce tanık. Her şeyi görüp gözetleyen. İnsana, görüp gözetleme, tanıklık etme gücünü ve­ren.

ŞEKÛR: Bütün şükürlerin yöneldiği kudret. Şükre­denlere daha fazlasını ve­ren. Şükredenlere teşek­kür eden.

TEVVÂB: Tövbeleri çok ka­bul eden. Tövbe nasip eden. Kendisine yönelenle­rin, bu yönelişlerini karşı­lıksız bırakmayan.

VACİD: Her varlığa vücut veren. İstediğini istediği vakit bulan.

VAHHÂB: Bağışı sınırsız olan. Sürekli ve sınırsız bir biçimde bağışta bulunan.

VÂHİD: Sıfatlarında, özel­liklerinde tek ve biricik olan. Kullarının, ibadet ve yönelişlerinde kendisine herhangi bir varlığı eş ve aracı tutmamalarını isteyen.

VALİ: İnananların dostu olan, onları koruyan.

VÂRİS: Bütün mülk ve sal­tanatların, sonunda kendi­ne teslim edildiği kudret. Dilediğini, dilediğine mi­rasçı kılan. Barışseverleri mülk ve yönetime sahip kılmayı esas alan.

VÂSÎ: Kudret ve belirişi sü­reçle birlikte açılıp saçılan. Varlığı sürekli genişleten. Yaratışı ve yarattıklarını dilediği şekilde artırıp ge­nişleten.

VEDÛD: Sevginin kaynağı olan. Seven. Sevdiren. Sevme-sevilme ilişkisini kotaran. Tüm sevgilerin en son ve en yüce gayesi olan.

VEKÎL: Gücü ve yönetimi kullanan, Kendisine teslim olanlara vekâlet eden, Son söz ve yetkiyi elinde bulun­duran.

VELÎ: Dost, yardımcı, des­tek veren. Kendisine ina­nanların dostluğunu kabul eden. Kendisine inananla­rın en güvenilir dost olarak yalnız kendisini kabuk et­melerini isteyen.

VÜCUD: Varlığı kendinden olan.

ZAHİR: Her şeyde tecelli eden. Tüm yarattıklarında, kendisinden görünebilir izler, işaretler bulunan.

ZÜLCELÂL-İ VE’L İKRAM: Hem büyüklük sahibi hem fazl-ı kerem sahibi.


Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an –ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri)  esas alınarak, diğer meallerden de ilavelerle derlenmiştir. M. Kemal Adal

20 Mayıs 2016 Cuma

IV. B. 1. a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 5



IV. İTİKAT

B. ALLAH

1. ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ

a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 5


Dipnot: *3/190: Kuran-ı Kerim'in bu özel anlatım biçimi ilgi çekicidir. 'Güneşin doğuşu ve batışı' yerine neden sürekli olarak 'gece ile gündüzün birbirini izlemesi' deyimi kullanılmaktadır? Bak: 27/88. 1

I.                  Allah'ın Varlığı Hakkında Mükemmel Örnekler / Evrendeki Hassas Ayarlar / Caner Taslaman



II.               Allah'ın Varlığının Delilleri / Caner Taslaman / Allah'ın varlığına kanıtlar var mı ?


https://www.youtube.com/watch?v=KJkkgUWHB1k


III.           ALLAH’IN VARLIĞININ 12 DELİLİ CANER TASLAMAN ( E-KİTAP)






IV. İTİKAT

B. ALLAH

1. ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ

a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 5

 
3. sure (ÂLİ IMRÂN) 190. ayet (Resmi: 3/İniş:94/Alfabetik:7)

Y.N. Öztürk :
Şu bir gerçek ki, göklerin ve yerin yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, aklını ve gönlünü işletenler için çok ibretler vardır.


Dipnot: *3/190: Kuran-ı Kerim'in bu özel anlatım biçimi ilgi çekicidir. 'Güneşin doğuşu ve batışı' yerine neden sürekli olarak 'gece ile gündüzün birbirini izlemesi' deyimi kullanılmaktadır? Bak: 27/88.


 27/88= Sen dağlara bakar da onları donuk, durgun görürsün. Oysaki onlar, bulutların dolaştığı gibi dolaşmaktadır. Her şeyi güzel ve mükemmel yapan Allah'ın sanatıdır bu. Yaptıklarınızdan gereğince haberdardır O.) Ahiret ile ilgili ayetlerin arasına 86'ncı ve 88'inci ayetler sokularak Tanrı'nın gücüne örnekler verilmiş ve herkesin dünyanın sabit olduğuna inandığı 7. yüzyılda net bir şekilde bu gerçek dile getirilmiştir. Bak 4/82.(= Kur'an'ı, iyice okuyup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başka birinin katından gelseydi, elbette ki onun içinde birçok ihtilaf bulacaklardı.) 
 Bu ayette anlatılan hareketi 'kıyamet' diye yanlış adlandırılan dünyanın son anlarında (Saat) oluşacak kargaşa ile açıklamak mümkün değildir
Zira Kuran'da Saat diye anılan dünyanın son saatleri inkârcıların korku ve dehşetle tanık olduğu kozmik çarpışmaları ve patlamaları anlatır. 
Dünyanın son anlarında gerçekleşecek olayların niteliği için 81'inci ve 101'inci sureye bakınız lütfen. Dünyanın sonunu getirecek kozmik kargaşa 27/88 (= Sen dağlara bakar da onları donuk, durgun görürsün. Oysaki onlar, bulutların dolaştığı gibi dolaşmaktadır. Her şeyi güzel ve mükemmel yapan Allah'ın sanatıdır bu. Yaptıklarınızdan gereğince haberdardır O.) ayetinde anlatıldığı gibi fark edilmeyen bir olay değildir.
 Ayrıca, 27/88'in devamı bu tür karıştırmaya imkân bırakmaz: 'Her şeyi sapasağlam yaratan Allah'ın sanatıdır'. Dünyanın sonu, Allah'ın sapasağlam yarattığı sanatının, örneğin Güneş sistemi ve galaksilerin, yeni bir oluşum için yıkılması olayıdır. 

Eski Kuran yorumcuları, dünyanın hareket halinde olabileceğini (Ki ayette buna ve Dünyanın kendi ekseninde dönüşüne işaret vardır- MKA) hayallerinde bile canlandıramadıkları için bu ayeti dünyanın sonunu anlatan diğer ayetlerle çelişkiye sokma pahasına da olsa yanlış anlamışlardır. 

 Ayrıca bak 4/82.(= Kur'an'ı, iyice okuyup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başka birinin katından gelseydi, elbette ki onun içinde birçok ihtilaf bulacaklardı.) Hadis ve Sünneti Kuran'a eş koşanlar, Kuran'da 'nasih-mensuh' olduğunu ileri sürerek bu ayeti inkar etmektedirler (Bak 2/106 =Biz bir ayeti siler, unutturur veya ertelersek ondan daha iyisini veya onun bir benzerini getiririz. Allah'ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?).
 Hurafe ve mitolojilerin yaygın ve etkin olduğu bir çağda gelmesine rağmen Kuran'ın hiçbir saçmalık ve yanlışlığı içermemesi de ayrı bir kanıttır. Kuran'ın inişinden yaklaşık iki yüz yıl sonra yazılan Hadis kitaplarını veya yüzyıllar sonra yazılan Kurtubi, İbni Kesir, Taberi, Nesefi gibi Kuran tefsirlerini düşünün.
2/106 (
 =Biz bir ayeti siler, unutturur veya ertelersek ondan daha iyisini veya onun bir benzerini getiririz. Allah'ın her şeye gücü yeter olduğunu bilmedin mi?) 
Kuran'da birbirini iptal eden ayetler olduğu ve hatta bazı ayetlerin Hadislerle iptal edildiği biçimindeki sapkınca inanç, bu ayetin anlamı saptırılarak desteklenmiştir.. 
  'Ayet' sözcüğü tekil olarak kullanıldığı 84 yerin hiçbirinde Kuran ayetleri için kullanılmaz; tekil olarak kullanıldığı zaman sürekli olarak 'işaret, delil, mucize' anlamlarına gelir. 

 Ne var ki çoğul hali olan 'Ayaat' (ayetler) ise, tekil anlamına ek olarak Kuran ayetleri için de kullanılır. 
 Nitekim Kuran'ın bir 'ayeti' daha doğrusu bir birimi / ifadesi tek başına mucizevî bir özelliğe sahip değildir. Örneğin bir veya iki kelimeden oluşan birimler var ve bunlar, Kuran'ın tanımladığı ayet (mucize) özelliğini göstermez. Bazı kısa ifadeler Kuran'ın inişinden önce günlük konuşmada, kitaplarda ve şiirlerde kullanılan / kullanılabilen ifadelerdir. Örneğin bak 55/3; 69/1; 74/4; 75/8; 80/28; 81/26. 

Mucizelik özelliğini gösteren minimum ölçü bir sure (10:38) olup en kısa sure de 3 ayettir (103; 108; 110).

Besmele, tek bir birim olduğu için kendi başına bir mucize değildir; ancak Kuran'ın bütününü saran matematiksel örgü içinde mucizelik özelliğini kazanır. Ayetlerin (mucizevî özelliğe sahip olan ifadelerin) bir parçası olduğu için Besmele'den ayet diye söz edilebilir; ancak şunu unutmamak gerekir ki Tanrı, tekil olan 'ayet' kelimesini Kuran'ın ayetleri için kullanmayarak, sadece mucizelerden söz etmeyi sağlamıştır. 


Nasih-Mensuh konusu için ayrıca 4/82 ayetine bakınız. 
Ayrıca, 2/85 ayetinde anlatılan sapkınlığı aynen tekrar eden Müslümanlar hakkında müthiş bir öngörü için 15/91-93 ayetlerine bakınız.
 Edip Yüksel - MESAJ Kuran Çevirisi Dipnotlarından Alıntılanmıştır.

 
57. sure (HADÎD) 17. ayet (Resmi: 57/İniş:112/Alfabetik:33)

Y.N. Öztürk :
Bilin ki Allah, toprağa ölümünden sonra hayat verir. Ayetleri size açık seçik bildiriyoruz ki, aklınızı işletebilesiniz.

M. Kemal Adal
12 Mayıs 2016 / İZMİR.



I.                  Allah'ın Varlığı Hakkında Mükemmel Örnekler / Evrendeki Hassas Ayarlar / Caner Taslaman



II.               Allah'ın Varlığının Delilleri / Caner Taslaman / Allah'ın varlığına kanıtlar var mı ?


https://www.youtube.com/watch?v=KJkkgUWHB1k


III.             ALLAH’IN VARLIĞININ 12 DELİLİ CANER TASLAMAN (E-KİTAP)


 İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ:


http://www.canertaslaman.com/wp-content/uploads/2015/10/Allahinvarligina12delilcanertaslaman.pdf

*****

Hiç uçan tavus kuşu gördünüz mü? Adeta bir masaldaki Zümrüt-ü Anka kuşu gibi!                  

Kuşun görünüşünü inceleyin. Bu harika renk ve desenlerden oluşan yağlı boya tabloyu (?) acaba kim yapmış olabilir? Üstelik bir de can vermiş...Acaba kuşun anne ve babası mı onu yaratırken böyle tasarlamışlar???

Özetle; bu kuş da  Allah'ın varlığının ve yaratıcılığının delillerinden SADECE biri..



Dip Not:

"Allah'ın boyasını esas alın. Allah'tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalnız O'na kulluk ederiz."  2. sure (BAKARA) 138. ayet

19 Mayıs 2016 Perşembe

19 MAYIS'IN ANLAMI



PROF. DR. DURSUN ALİ AKBULUT (*)

Türk Tarihinde kutlanması gereken günler vardır. Bunlardan biri 19 Mayıs 1919'dur. 

19 Mayıs 1919 Anadolu'da yeni Türk Devleti'nin fiilen temellerinin atıldığı gündür ve Türkiye Cumhuriyeti tarihimizin başlangıcıdır. 

Yüce Önder Atatürk'ün Büyük Nutkunu bu olayla başlatması, doğum gününü soranlara 19 Mayıs'ı işaret etmesi bunun kanıtı sayılmalıdır. 19 Mayıs'ın millî bayram olarak ilân edilmesi bu yargıyı daha da pekiştirmektedir. Atatürk, gerek Millî Mücadele döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde yurdumuzun birçok şehrini ziyaret etti. Bu ziyaretler, o şehirlerin mahallî övünç günleri olarak kutlandığı halde sadece 19 Mayıs yasa ile millî bayram kabul edildi.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra Mustafa Kemal Paşa, 13 Kasım 1918'de İstanbul'a geldi. İstanbul'da yaklaşık altı ay kaldı. Bu süre içerisinde vatanın kurtuluşu için çeşitli girişimlerde bulundu. Padişahla birkaç kez görüştü ve ona bu konuda düşüncelerini aktardı. Güçlü bir hükümetin kurulması için çaba gösterdi. Basın yoluyla geniş kitleleri bilgilendirmeye, halkı aydınlatmaya çalıştı. Kurtuluşa giden yolun temel ilkelerini yine bu dönemde ortaya koydu. Bunları çok yakın arkadaşlarına anlattı. Böylece Millî Mücadeleden yana az sayıda, fakat etkin bir grup oluşturmayı başardı. 

Millî Mücadele Anadolu'dan başlatılacaktı. Bunun için öncelikle birer görevle Anadolu'ya geçilecek, mecbur kalınmadıkça görev terk edilmeyecek, görevi bırakmak gerektiğinde asla İstanbul'a dönülmeyecek, çalışmalar gayri resmî bir tarzda sürdürülecekti. 

Samsun'dan başlayan süreçte, onun tutum ve davranışları izlenecek olursa bütün bu prensiplere bağlı kaldığı görülecektir. Başlangıçta kendisiyle birlikte Millî Mücadeleye atılan arkadaşları arasında, zorunlu olmadıkları halde İstanbul'dan verilen emirlere hemen uyarak görevini bırakanları, bununla kalmayıp İstanbul'a dönenleri, söz konusu prensiplere aykırı davrandıkları için Nutuk'ta ağır bir biçimde eleştirmektedir. 

Yüce Önder'i diğerlerinden ayrı ve üstün kılan, azmi, iradesi, kararlılığı, milletine sevgisi ve güveni, zafere olan mutlak inancıydı. Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine atandıktan sonra, heyecanla Harbiye Nezareti'nden çıkarken, "kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmağa"(1) hazırlanıyordu. Oldukça sıkıntılı, zahmetli bir yolculuktan sonra, Samsun’da milletiyle kucaklaştı. 

Samsun, mülkî taksimatta doğrudan Dâhiliye Nezareti'ne bağlı Canik Sancağı'nın merkez ilçesiydi. Karadeniz kıyısındaki bu şirin kasaba, Birinci Dünya Savaşı'nın yükünü taşıyan yerlerden biriydi. Genel savaş sırasında özellikle Rus istilâsına uğrayan Türk topraklarından göç eden çok sayıda insan buraya gelmiş, kasabanın rengi, havası birden bire değişmiş, yeni gelenlerin barındırılması sıkıntılar yaratmıştı.

Bunlar bir yana, Samsun aynı zamanda Pontus’çu faaliyetlerin yoğun olduğu bir yerdi. Karadeniz'de dolaşmakta olan İtilâf donanmasından, Yunan savaş gemilerinin varlığından cesaret alan ve Samsun Rum metropoliti Germanos tarafından örgütlenen Pontus çeteleri sokaklarda dolaşıyor, asayişi ihlâl ediyor, köylere baskınlar düzenliyor, evleri, binaları ateşe veriyor ve korumasız Türkleri öldürüyorlardı. 9 Mart 1919'da Samsun'a çıkarılan 200 kişilik İngiliz birliği, Pontus çetelerini büsbütün şımarttı. Mütakerenin bozulacağı endişesiyle güvenlik kuvvetleri ya kullanılamıyor, ya da asayişsizliği önlemede yetersiz kalıyordu. Bu durumda sırf nefs-i müdafaa için Türkler de harekete geçince, bu zamana kadar Pontus çetelerinin terör faaliyetlerini seyreden İngilizler, seslerini yükselttiler ve 21 Nisan 1919'da Osmanlı Hükümeti'ne bir nota vererek Orta Karadeniz’de Türklerin Hıristiyanları katlettiklerini bildirdiler, bunun önüne geçilmediği takdirde bölgenin işgal edileceği tehdidinde bulundular. Esasında olay bunun tam aksineydi. İngilizler gerçekleri tahrif ederek, Pontus’çuları korumayı ve karışıklıkların devamını amaçlıyorlar bölgeyi işgal etmek için bahane arıyorlardı. 

İstanbul Hükümeti hemen bölgeye yetkili birini göndermek için kolları sıvadı. Derinlemesine bir araştırmadan sonra Mustafa Kemal Paşa üzerinde mutabakat sağlandı. Çünkü O, ikinci meşrutiyetin çalkantılı döneminde siyasete bulaşmamış, girdiği bütün savaşlarda zafer kazanmış başarılı bir kumandandı.

İşte bu noktada Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'un dolayısıyla bütün Anadolu'nun ve Türk Milletinin kader çizgisi kesişiyordu. O büyük insan, sebatla, inançla, doğru bildiği yoldan ayrılmadan Türk Milletinin geleceğini kurtaran kahraman oldu.

Mustafa Kemal Paşa'ya asayişsizliğe neden olan olayları tayin ve tespit ile bunların ortadan kaldırılmasının yanında daha başka görevler ve görevin gerektirdiği yetkiler de verilmişti. Atatürk, söz konusu yetkilerini değerlendirirken, bunları çok fazla bulduğunu ve İstanbul Hükümeti'nin bilerek, anlayarak bunları kendisine vermediğini belirtmektedir. 

Aynı günlerde ve daha sonra Anadolu'ya bir kısmı şehzadelerin başkanlığında olmak üzere heyetler gönderildi. Bunlar da önemli yetkilerle donatıldılar. 
Nasihat Heyetleri, Tahkik Heyetleri, Teftiş Heyetleri adı altında Anadolu'da dolaşan bu kurulların da vatanın kurtuluşu yolunda büyük sonuçlar elde edecekleri bekleniyordu. Basın, bu beklentilere tercüman oluyor, heyetler hakkında geniş bilgiler veriyor, gittikleri yerlerde karşılanmalarından her türlü faaliyetlerine kadar hemen her konuda kamuoyunu aydınlatıyor, hadiseyle birinci derecede alâkadar oluyordu. 

Hâlbuki Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya gönderilmesi İstanbul basınında çok az ve sadece haber niteliğinde yer almaktaydı. Bu da kimden ve ne ölçüde sonuç beklendiğinin bir göstergesi sayılmalıdır.

Bu halde esas olan görev ve görevin gerektirdiği yetkiler değil, yetkileri yerinde ve zamanında tam bir liyakatla kullanmak, mutlak zafere ulaşabilmektir. Mustafa Kemal Paşa'nın başarı sırlarından biri de budur.

19 Mayıs, sadece Türk millî kurtuluş hareketinin başlangıcı olmakla kalmadı, yeni Türk devletinin çağdaş değerlerle milletler ailesi içerisinde yerini almasını da sağladı

Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktığı andan itibaren zihnini meşgul eden problem millet iradesinin devlet hayatımıza yansıtılmasını sağlamaktı. Hatta denilebilir ki bunu kurtuluşun önüne koymuş millî mücadelenin vaz geçilemez ilk şartı saymıştı. 

19 Mayıs'ı izleyen günlerde yapmış olduğu yazışmalardaki terminolojiye bakılacak olursa, bu açıkça görülür. İzmir söz konusu olduğunda "ordu ve millet bu işgalî tanımayacaktır" derken bunu kastediyordu

Samsun'dan Kâzım Karabekir Paşa'ya çektiği telgrafta "millet ve memlekete medyûn olduğumuz en son vazife-i vicdaniye"den amacı da buydu. 

Kurtuluş mücadelesi ancak milletle birlikte kazanılabilirdi. Milletle kazanılan mücadeleyi, yine milletle taçlandırmak lâzımdı. 

Yayın hayatına başlamalarına öncülük ettiği ilk iki gazeteden biri İrade-i Millîye, diğeri Hâkimiyet-i Millîye adını taşıyordu. Bu değerler ve kavramlardır ki onu Türk Milletinin kalbinde "milletin kurtarıcısı", "devletin kurucusu" payesine yükseltmiştir. 


(*) On Dokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi.
(1)Falih Rıfkı Atay, Atatürk'ün Bana Anlattıkları, İstanbul 1955, s.115.



Dip Not:
  19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nın Ankara dışında statlarda kutlanmamasına yönelik genelge hazırlayan zihniyet, Atatürk'ün Yolundaki her yaştan "gençler" in  yurt sathında "milletiyle kucaklaşmasını" engelleyemeyecektir.


Mustafa Kemal Paşa'nın " Milli mücadelenin vazgeçilemez ilk şartı saydığı" "millet iradesinin devlet hayatına yansıtılması” nın, günümüzde Atatürkçülerin Türk milletiyle birlikte yapacağı uğraşlarla  sağlanacağı açıktır. 



19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımızı   Kutlar; Bu vesile ile İstiklal savaşını yaparak Türkiye Cumhuriyetini kuran başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere bu oluşumda katkısı olan, kanlarıyla Al Bayrağıma renk katan, canlarıyla toprağımızı “Vatan” yapan tüm ecdadımı rahmet ve minnetle anarım. 

Ruhları şad, mekân ve makamları cennet olsun;  Yüce Rabb' im, ebedi âleminde  nurlar içinde yaşatsın İnşallah.





M. Kemal Adal
19 Mayıs 2016 / İZMİR.