İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

4 Mayıs 2018 Cuma

TALMUD NEDİR?

KONUK YAZAR


Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

15 Mart 2018

Yahudilerin çok önem verdiği, Tevrat'ın bir anlamda benzeri olan, Talmud'un yine Yahudilerce önemli bir dinsel anlatım olduğu bilinmektedir. Siz okuyucularımda merak uyandıracağı ve bilgilendireceğini umduğumdan bu ilginç konuyu sizlere sunuyorum.

Yahudilere göre Sina dağında Tevrat'ın yanısıra Musa'ya verilmiş olan bir de sözlü vahiy vardır. Yazılı kutsal kitap bu sözlü vahiyden tek kelime söz etmese de modern Yahudi peygamberleri bunun böyle olduğunda ısrarcıdırlar.


Yahudi din adamları kutsal kitabın bahsetmediği bu sözlü vahiyleri kitap halinde toplamışlar ve Tevrat'ın yanında 14 ciltlik Talmud adında yeni bir öğretiye de sahip olmuşlardır. Yahudilere göre Tevrat ve Talmud birbirinden ayrılamaz. Hatta bazı görüşlerde Tevrat'tan önce gelir. Bu konuda söylenenlere göre Tevrat (Yazılı Torah), Talmud (Sözlü Torah) yani kanunların nasıl uygulanacağının sözlü ifadesidir.

Torah (Tora) günümüzde Yahudilerin Tevrat yerine kullandıkları isimdir, çünkü bir adı da Yeni Ahit olan Eski Ahit kelimesini kullanmak istemezler, Tora'nın Türkçe karşılığı, Töre olduğu söylense de, anlamı farklıdır.

Torah olarak yazılan bu sözcüğün sonundaki 'h' harfi Arapçada olduğu gibi 'illetli' harflerden olup okunurken düşer ve Tora olur. Tora yani Tur, semitik dillerde Boğa anlamına gelir, örneğin Sina Yarımadasının en büyük liman şehri El Tur, hem Boğa hem de Boğa El'in şehri anlamındadır.

Zaten dünya dillerine de buradan yayılmıştır. Latin dilinde Toro, boğa demektir. Boğa yani Tora'da Kenânlıların en büyük tanrısı "El"in sembolüdür. Bu ismi kullanma konusunda oldukça ısrarlıdırlar.


Töre bir toplumda çeşitli konularda izlenilen yolların, adetlerin ve ahlâk anlayışının tümünü ifade eder. 


Gelenek, zaman zaman Töre ile karıştırılsa da anane olarak bilinen gelenek Töre'den farklı olarak geçmiş çağların kural ve uygulamalarının kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır ve batı dillerindeki karşılığı Tradisyon'dur.

Töre'de ahlâki kavramlar gelenekte yaşamın her alanı söz konusudur. Bütün bu kavramların günümüz karşılığı ise Hukuk'tur.

Yazılı kutsal kitapta hiç söz edilmemesine karşın Yahudilerin sözlü Tora dedikleri Talmud için bir tür Yazılı Tora tefsiri diyebiliriz. Buna göre Eski Ahit'teki hükümler geneldir, mesela Cumartesi çalışmayacaksın hükmü genel bir hükümdür, uygulamada bunun nasıl olacağını ise Talmud açıklar.


Bu konuda sözlü olduğu söylenen Talmud süreç içerisinde Tevrat gibi yazıya geçirildi ve buna Mişna dendi. Daha sonra Yahudi ilahiyatçılar Mişna üzerinde çalışmalar yaparak Talmud'u ortaya çıkardılar. Bugün M.S 4 ve 5. yy ait olan Kudüs ve Babil Talmud'u olarak bilinen iki farklı Talmud vardır.

Musa'ya verildiği söylenen kitaptan 2 bin yıl sonra yazıya geçirilmesi demektir. Kelime olarak Mişna, Tekrar, Talmud ise Talim demektir.  Talmud'un ana fikri Yahudilerin üstün ırk olduğu üzerine kuruludur. Musa'ya verilen 10 Emir dahi sadece Yahudilere verilmiştir.

Talmud Baba Bathra 54 kısmında;

Gayri Yahudi'nin sahip olduğu mal, çölde ayağınızın altındaki sahipsiz araziye benzer, kim evvel alırsa onun olur.


Yine Talmud'un Hoşem Hamişpat, Yoreh Deah, Sultan Arah kısımlarından;


Yahudi olmayanların kanını akıtmak Yahova'ya kurban takdim etmektir.


Yahudilik maksat ve gayesi için işlenen bütün günâhlar, gizli olmak şartı ile mübâhtır.


 Yalnız Yahudi olanlara insan gözüyle bakılır. Yahudi olmayanlar birer hayvandır.


Hırsızlık etmeyiniz emri sadece Yahudiler içindir. Diğer milletlerin canları ve malları helaldir.


Yahudi olmayanların ırzı, namusu helaldir. Zina etmeyeceksin emri Yahudiler içindir.


Bu gibi hükümlerin yanında, "Bir Yahudi kızın bekâreti iki yüz zuz değerindedir. Bu pazarlık edilerek düşürülebilir" gibi hükümler de olduğu için Talmud, Tevrat gibi herkese açık bir kitap değildir.


Eski Ahit'te yer almayan Ahiretle ilgili oldukları sanılan inançlar da Tevrat'ta değil Talmud'da bulunur. Buna göre Yahudiler öldükleri zaman doğrudan cennete gidecekler ve orada sonsuza dek yaşayacaklardır. Çok günahkar olanları ise 12 ay cehennemde kalacaktır, bunun temel şartı ise sadece Yahudilere karşı suç işlemiş olmaktır. Yahudi olmayan herkes ise putperesttir ve doğrudan cehenneme gidecektir.

Yahudi inancına göre Armagedon'dan sonrada hayat yine dünyada olacaktır. Bütün Yahudiler dirilecek ve diriliş Kudüs mezarlığından başlayacaktır, bu nedenle tüm Yahudiler öldükten sonra buraya gömülmek isterler ve bu istekleri neticesinde de ciddi bir sektör olmuştur. Babil sürgününe kadar Tevrat'ta ahiretle ilgili bir bilgi bulunmaz, Tevrat'ta sadece, ölüp atalarına kavuştu yazar.

Talmud'da diğer taraftan Amerikan fantastik filmlerini aratmayacak hikayelere de rastlanır, hahamların bazıları kadınları eşek yapar bununla pazara gider, ormanda yaşayan vahşi bir hayvan Roma'ya 400 mil yaklaşınca kükreyip kent duvarlarını yıkar, Şimson yeni ölmüş bir eşeğin çene kemiği ile bin kişiyi öldürür, bu gibi saçmalıklarla doludur.

Esen kalın efendim.

Kaynak Yeniçağ: Talmud nedir? - Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

DİP NOT (MKA):

Bizdeki Hadis külliyatının oluşmasındaki “vahy-i metluv”  “ ve “vahy-i gayri metluv” algı ve anlayışı yani  “Peygamberimizin hadis kitaplarındaki hadisleri de vahiydir. Kur’an ayetleri, “vahy-i metluv / okunan vahiy”; Hadisler, “vahy-i gayri metluv / okunmayan vahiydir”kabulü ile 

(bakınız: https://kemaladal.blogspot.com.tr/2017/12/bir-cuma-vaazi-hakkinda.html

Yahudilerin Talmud anlayışı ve uygulaması arasındaki muazzam benzerliğe özellikle dikkatinizi çeker;  tecdid / Dinde yenileme için en iyi yolun Kur'an'daki islamı ana kaynağı Kur'an'dan  öğrenip, uygulamak olduğunu bilvesile tekrar vurgulamak isterim.

(Bakınız. https://kemaladal.blogspot.com.tr/2018/03/reform-degil-kurana-donus.html )

ALLAH'IN SELAM, RAHMET VE BEREKETİ İLE HİDAYET VE MAĞFİRETİ DİLEYENLERİN ÜZERİNE OLSUN


Selam...
​ T.C. / M. Kemal Adal 


27 Nisan 2018 Cuma

DEİSTLERE SÖZÜM VAR

KONUK YAZAR



Mehmet Necati GÜNGÖR

            Deist arkadaşlar sizi kınamıyorum, size kızamıyorum.
            Din adına sergilenen bunca rezaletten sonra deist olmanızı sadece yadırgıyorum.
            “Papaza kızıp oruç bozulmaz” diye bir söz var.
            Siz bu şarlatanlara bakıp neden Allah’ın dininden uzaklaşıyorsunuz ki?
            Din adına ahkâm kesen bu şarlatanların hepsine lânet olsun.
            Diyanet İşleri’nin bazı başkanları olmak üzere, birçok müftü,vaiz ve imamın sizleri bu yüce dinden soğuttuğunun farkındayım.
            Bunları biz de şiddetle kınıyoruz.
            Cuma namazları olmasa birçoüğunun arkasında namaz kılmaya bile gönlümüz elvermiyor.
            Bunlara karşı o kadar nefret doluyuz.
            Ama, dinden soğumak, dinden nefret etmek niye.
            Dinin sahibi yüce yaratıcıdır.
            O’na hepimizin imanı sonsuzdur. O’na iman edip, indirdiği kitaba, gönderdiği  Peygambere sırtını dönmek ne iş?
            Kıyamet günü olarak bildiğimiz din gününün sahibi de O’dur.
            Namaz kılanlar, her beş vakit namazlarında okudukları Fatiha Suresi’nde imanımızın bu boyutunu tekrar edip dururlar.
            Ama maalesef, birçok kimse okuduğu surelerin anlamını bile bilmiyor ne yazık ki...
            Kur’an okunmak, anlaşılmak için indirildi.
            Türkçe anlamından kaç kişi okuyup anladı?
            Camilerde okunan surelerin sonunda bir hafızın anlayalım diye Türkçesini de okuduğuna şahit olduk mu?
            Onun için bu camilerden mü’min çıkmıyor.
            Rahmetli Cemil Meriç ne demişti; hatırlayalım:
            “Mabet yapan bunca insanımıza karşın, insan yapan tek bir mabedimiz yok.”
            Yalan mı?
            Peki Kur’an’da din gününün sahibi, sorgulayıcısı sadece Allah olduğu bildirildiğine göre,
            Yüce Yaratıcı’dan vekâlet almışçasına ahkâm kesen  cübbeli sarıklı bazı alçak yaratıkların anlattıkları saçmalıklara bakarak neden dininizden yüz çeviriyorsunuz ki?
            Allah’a iman edip, dininden yüz çevirmek niye?
            Bu sizi nereye götürür, bilir misiniz?
            İlahiyatçı olmadığım için bu konuda bir şey söylemek istemem.
            Ancak, iman ettiğim şu ki;
            Allah bizlerden, indirdiği kitaplara, gönderdiği peygamberlere, meleklerine, ahiret gününe, ölüp tekrar dirileceğimize, hesap gününde kendisine hesap vereceğimize iman etmemizi istiyor.
            Biz de çok şükür, iman ediyoruz.
            Kur’an ayetlerinde yalan olmaz.
İslam 1400 yıl öncesine sabitlenmiş bir din değildir.
            Asra göre yeniden ve yeniden yorumlanmaya cevaz veren ayetlerle bu dinin kıyamete kadar baki kalacağını bizzat sizlerin de, bizlerin de iman ettiği yüce yaratıcı söylüyor.


            Öyle ise, dinden ayrılıp ahiretinizi berbat etmek niye?



Selam...


 T.C. / M. Kemal Adal 




20 Nisan 2018 Cuma

KURAN'DA İNANÇ KONULARI

Yazının bu blokta ilk yayın tarihi: 4 Mart 2016 Cuma


KURAN'DA İNANÇ KONULARI


Allah'ın varlığı, birliği, merhameti, sonsuz kudreti, ahireti yaratması gibi en temel konularda Kuran'ın anlattığı dinle, bilinen büyük mezhepler ters düşmemişlerdir. 

 İslam'ın bu en temel noktalarındaki ortak inanç, tüm olumsuzlukların yanında çok güzel bir noktadır. (Bazı çok sapkın, çok az taraftar bulmuş, örneğin Hz. Ali'yi ilahlaştırmış veya şeyhine Allah'ın girdiğini iddia etmiş sapkın mezhepleri saymıyoruz.) 


Fakat Allah'ın tek hüküm koyucu olduğu konusunda Kuran'ın anlattığı dinle mezhepler arasında büyük bir fark vardır. 


 Kuran'a göre tek hüküm koyucu Allah'tır. Allah'ın hükümlerinin toplandığı Kuran, Allah'ın dininin bütününü oluşturur.






 Mezhepler ise önce Peygamber'i Allah'ın yanında din oluşturucu gibi göstermişler, daha sonra sahabeleri, daha sonra mezheplerinin imamlarını, daha sonra ise kimi şeyhleri ve sözde din âlimlerini dinin kaynağı olarak göstermişlerdir.


 Haramlarda, farzlarda, sevaplarda bu kaynaklara atıflar yaparak Kuran dışında bir din oluşturmuşlardır. Bu tablo, uygulamalar açısından bir sorun oluşturduğu kadar inanç açısından da bir sorun oluşturmaktadır.


 Kimi mezhep imamının kanaati ile (içtihat) vardığı bir sonuç farz veya haram ilan edilmekte ve bu karar Allah'ın kitabından çıkan bir farza veya harama denk tutulmaktadır. Yani mezhep imamları bu noktada Allah ile aynı seviyeye konmaktadır ki, bu inanç açısından da sakıncalıdır.


 Örneğin Allah kan içmeyi, zinayı, adam öldürmeyi Kuran ile haram kılar, mezhep imamları ise kendi kanaatleri ve hadis yorumları sonucu midye yemeyi, heykel yapmayı, erkeklerin altın takmasını haram ilan etmişlerdir. (Bu hükümlerin bir kısmı 'hadis' kaynakları kullanılarak verilmiştir, fakat bu hadisleri yorumlayan, onay veren yine mezhep imamlarıdı)


 Dinimizde Allah'ın direkt tekelinde olan haram kılma yetkisi böylece başkalarıyla paylaştırılmıştır.


 Allah dışında herhangi bir insanın (her kim olursa olsun) kanaatinin, içtihadının, Allah ile eşitlenmesi sonucunu veren bu bakış açısı da onarılmalı, bu bakış açısının sahipleri tövbe etmelidirler.



İnanç konularındaki en büyük rezaletlerden biri de 'Kuran yaratılmış mıdır, yoksa Kuran daima var mıydı?' sorusunun tartışılması sırasında görülmüştür. 

Bu sorunun tartışılması sırasında Kuran'ın yaratılmış (mahlûk) olduğunu söyleyen bir grupla, Kuran'ın yaratılmamış olduğunu söyleyen bir grup oluşmuş ve her iki grup da birbirini kâfirlikle itham etmiştir. Karşı grubun dinsiz olup öldürülmesi gerektiğine dair izahlar ve tartışmalar ile rezalet devam etmiştir. Kuran hakkındaki bu tartışma İslam tarihinin en büyük kavgalarından, çatışmalarından biridir. 

En büyük mezhep olan ve dört mezhebi de kaplayan Sünnilik'te (Ehlisünnet mezhebinde) Kuran'ın yaratılmamış olduğu sonucuna varılmıştır. İlginçtir ki dinin tek kaynağı olan Kuran'ı, dinin yüzlerce kaynağından birine çeviren, keçi ayetleri yedi deyip Kuran'ı nesih ettiren (hükmünü iptal ettiren) Ehli Sünnet görüşü, diğer yandan Allah'a mahsus olan ezeli olma, yaratılmamış olma gibi sıfatları Kuran'a vererek mantıksızlıklarını bu noktada da göstermişlerdir.


 İnançla ilgili konularda (ilaveler yaparak) kendi eksik akıllarıyla Allah'ın tam dinini tamamlamaya kalkanlar, gereksiz konularda, gereksiz izahlar yapmışlardır. 


Allah'ın merhameti, bağışlayıcılığı gibi sıfatlarının Allah ile beraber her zaman mı var olduğu, yoksa bu sıfatların sonradan mı oluştuğu bu gereksiz tartışmalara örnektir.


Kuran Allah'ın bağışlayıcı olduğunu, merhamet sahibi olduğunu söyler. Aslında bu şekilde bir tartışmaya gerek yoktur. Eğer gerekse idi Allah bu konularda gerekli izahları yapardı.


 Zamanlı olan insanın, zamanın yaratıcısı olan Allah'ı, zamana bağımlıymış gibi düşünmesinden kaynaklanan bu tarz tartışmalar, mezhepçileri çok yormuştur. 


Gereksiz izahların bir örneği de 'kader' konusunda görülür. 


İrade-i cüzi diye Kuran'da olmayan bir terim uyduranlar; işlerin %99'unu Allah yapıyor, %1'ini ise insan yapıyormuş gibilerinden garip bir izah uydurmuşlardır. Kimisi Allah'ı zalim olarak göstermiş, kimisi Allah'ın bilmediği bazı şeylerin olabileceği sonucuna varılacak izahlar yapmıştır. 

Tahminimiz bu izahların da temelinde; zamanı yaratan Allah'ı, adeta zamana bağımlıymış gibi düşünüp, Allah'ı zamanın başına koyup, 'kader' konusunu öyle çözmeye çalışmak yatmaktadır. Kuran'ın kullanmadığı terminolojiyi kullanmanın sonucu bu konuda da hüsran olmuştur.


Hadislerde geçen, Allah'ın kudretini eksik gösterecek izahlar da mezhepler açısından sorun teşkil etmiştir. Neyse ki mezhepler bu izahları çeşitli yorumlarla, çekiştirmelerle yok etmişlerdir.


Bu mezheplere uyan halkın büyük bir kesiminin ise bu hadislerden haberi bile yoktur. Buhari'de geçen 'Allah'ın parmağının soğukluğunu Peygamber'in sırtında hissettiği' hadisi ile 'Allah'ın baldırını açıp cenneti aydınlattığı' hadisi bunlara örnektir.


En doğru hadis kitabı denen kitapta geçen bu hadisler ve diğer hadis kitaplarındaki benzerleri, Kuran'ın anlattığı din ile çelişmekte ve inanç açısından önemli sorunlara yol açmakta, Turan Dursun ve İlhan Arsel gibi din düşmanlarına malzeme oluşturmaktadırlar.


Kuran'da yer almayan 'Kabir azabı'nın dine sokulması, Kuran dışındaki 'Cennet ve Cehennem tasvirleri'nin dinin bir parçası kabul edilmesi de ahiret inancı açısından sapmadır.


 Kuran ile Ehli Sünnetin ve Şiiliğin; cennetin, cehennemin varlığı ve buradaki nimetlerin tükenmezliği konusunda bir ayrılığı yoktur, bu da sevindirici bir durumdur.


 Fakat Kuran dışı ahiret anlatımlarını ve kabir azabı hikâyelerini de çöpe atmak ve Kuran'la yetinmek zorundayız. Çünkü gördüğümüz gibi ne zaman insanlar Kuran'da anlatılan dine, yani Allah'ın dinine, kendi akıllarının (veya akılsızlıklarının) ürünü olan mezheplerle, hadislerle ilaveler yapmaya kalkışmışlarsa sonu hep felaket olmuştur.


Uydurulan Din, Kuran'daki Din E – Kitap



RESUL KUR'AN'IN KUR'AN MESAJLARI - M. Kemal Adal


Selam...


​ T.C. / M. Kemal Adal 


15 Nisan 2018 Pazar

BAŞ ÖRTÜSÜ


Ahmet B. ERCİLASUN
15 Nisan 2018

                 Baş örtüsü konusuna artık rahat bir şekilde eğilebiliriz. Çünkü baş örtüsünü savunanların istedikleri olmuş, üniversitelerde ve resmî dairelerde baş örtüsü serbest hâle gelmiştir. Ancak konu, bir özgürlük sorunu olduğu kadar dinî bir zorunluluk olarak da algılanmaktadır. Bu algı da başlarını örtmeyenlerde "Acaba dine aykırı mı davranıyorum, günaha mı giriyorum?" sorusunun ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu sebeple baş örtüsü kavramının geçtiği Nur suresindeki 31. ayetin ilgili kısmına yeniden bakmak yararlı olacaktır. Ayetin ilgili kısmı şöyledir:

                Ve kul li'l-mu'minâti ... lâ yubdîne zînetehunne illâ mâ zahera minhâ ve'l-yadribne bi-humurihinne 'alâ cuyûbihinne ...

                Ayetin bu bölümüne verilen karşılığı birkaç mealden aktaralım.

                Diyanet İşleri Başkanlığı: Mümin kadınlara da söyle ... Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.

                Hasan Basri Çantay: Mü'min kadınlara da söyle ... Zînetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapayacak suretde), koysunlar.

                Seyyid Kutub: Mü'min kadınlara de ki ... Kendiliğinden görünenleri dışındaki süslerini teşhir etmesinler. Baş örtülerinin uçlarını yaka altlarına kadar sarkıtsınlar.

                Süleyman Ateş: İnanan kadınlara da söyle ... Süslerini göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Baş örtülerini (göğüs) yırtmaçlarının üstüne koysunlar. 

                Hüseyin Atay: İnanan kadınlara da söyle ... Süslerini, kendiliğinden görünen dışında, açmasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.

                Yaşar Nuri Öztürk: Mümin kadınlara da söyle ... Süslerini/zînetlerini, görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.

                Abdulkadir Şener, Cemal Sofuoğlu, Mustafa Yıldırım: Ey Peygamber! Mümin kadınlara da söyle ... Zorunlu olarak görünenler dışında zînet yerlerini de açmasınlar. Başörtülerini göğüs bölgesindeki yırtmaçların üzerine sarkıtsınlar (göğüs ve gerdanlarını örtsünler).

                Sonuncu mealde bir de dipnot var: "Arap kadınları İslâm'dan önce de başlarını 'Hımar' denilen bir örtü ile kapatıyorlardı ve genellikle hımarın uçlarını arkalarına sarkıtıyor, gerdan ve göğüs kısımları ise açık kalıyordu. Kur'an-ı Kerîm mümin kadınların sokağa çıkarken veya yabancı erkeklerin yanında başörtülerinin uçlarını arkaya değil, açık olan göğüs bölgesini kapatmak üzere öne sarkıtmalarını ve bunun iffet açısından daha uygun olduğunu bildirmektedir."

                Ben din öğrenimi de görmüş bir dil bilimciyim. Ayette kastedilen açıktır: Göğüs kısmı kapatılacaktır. "Göğüs kısmı kapalı elbiseler giyiniz." de denilebilirdi. Ancak amaç, Kureyş kadınlarının giyeceklerini değiştirmek değil göğüslerin örtülmesini sağlamaktır. Bu da Kureyş kadınlarının giyinişlerinden hareketle belirtilmiştir. Zaten başlarında hımar denilen baş örtüleri var. Onların uçları arkaya sarkıtılmasın, öne sarkıtılarak göğüsler kapansın. Ayet, baş örtüsü takın demiyor, zaten (gelenek dolayısıyla) başlarınızda bulunan örtülerin uçları ile göğüslerinizi kapatın, diyor.

                Ayetin anlatmak istediği budur. Şöyle bir cümle kurayım: "Ceketlerinizin yenleri bileklerinize kadar gelsin." Bu cümle, "Ceket giyin." anlamına gelmez; "Ceket giyerseniz o ceketin yenleri uzun olsun, bileklerinize kadar gelsin." anlamına gelir.

                Ancak ille de "Kastedilen önemli değildir, lafzi (kelime kelime) anlam önemlidir." diyorsanız o zaman, Kureyş kadınları gibi göğsü açık bırakan elbiseler giyip göğsünüzü baş örtülerinizin uçlarıyla örtmelisiniz. Çünkü ayet kelime kelime bunu diyor. Fakat elbette lafız değil, anlatılmak istenen önemlidir ve ayete göre kadınlar, neyle olursa olsun, göğüslerinin yırtmaçlarını örtmelidirler. Bunun baş örtüsüyle olması şart değildir.

                Kendiliğinden veya zorunlu olarak görünenler dışındaki "zinet" ile kastedileni anlamak için din bilginleri ciddi bir araştırma yapmalıdır. Böyle bir araştırmada Kureyş kadınlarının giyiniş tarzlarını incelemek çok önemlidir. Birkaç tefsire baktım, fakat ikna olmadım. Her hâlde ilahiyatçılarımız konuyu aydınlatmışlardır veya aydınlatacaklardır.

Kaynak Yeniçağ: Baş örtüsü - Ahmet B. Ercilasun

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/bas-ortusu-47050yy.htm



Selam...

T.C. / M. Kemal Adal 



13 Nisan 2018 Cuma

KUR'AN'IN EN BÜYÜK ŞİKAYETİ

KONUK YAZAR



Yaşar Nuri Öztürk




Bu bize ilk bakışta garip gelebilir, ama Kur'an'daki şirk kavramını düşünüp  Kur'an'ın anlattığı biçimde anlarsak şaşkınlığımız ortadan kalkar.
Kur'an'ın temel düşmanlardan ve ‘en büyük zulümlerden biri’ olarak gördüğü (bk. Lukman suresi, 13) şirk, ne ateizmdir ne deizmdir ne de dinsizlik.
Şirk, varlığını ve kudretini kabul ettiği Allah'ın yanına yedek birtakım ilahlar koyan bir dindir. Ve belki de tarihin en zorlu dinidir.
Şirk, bir ‘dincilik dini’dir.
Şirk, Kur'an penceresinden bakarsanız, peygamberlerin tebliğ ettiği tevhit (hüküm ve tasarrufun tek kudrette olduğu din) dinine karşı, bir panteon dinidir.
Şirk panteonunda Allah korunmaktadır. (bk. Kur'an, Lukman suresi, 25) ancak, Allah'ın yetkilerinden ve söz hakkından panteonun alt ilahlarına da pay çıkarılmaktadır.
Şirk panteonundaki alt ilahlar eşya, nesneler olabileceği gibi, insanlar da olabilir. Daha çok kutsallaştırılmış insanlar olur. Kur’an, bu kutsallaştırılmış şirk tanrılarına şürekâ (Allah’a ortak tutulan kişiler) diyor. Şürekânın en etkin elemanları, yine Kur’an’a göre, ‘şeytan evliyası’, ‘şeytan orduları’, ‘şeytanın ekibi’olarak tanıtılmaktadır.
Bu şürekâ, din hayatında, tıpkı bir şirketin ortakları gibi devreye girmektedirler.
Şirk, gerçekten bir şirket dinidir. Zaten, şirkle şirket kelimeleri aynı kökten ve aynı anlamdadır. Bu şirketin ortakları (şürekâ), panteonda baş köşeye koydukları Allah ile bir uzlaşı, bir paylaşım içine girmek isterler.

Ateizm ve dinsizlikten asla söz etmeyen Kur'an, temel düşman ve insanlığın en büyük belası olarak işte bu şirki yani şirket dinini göstermektedir.
Şirkin, en sinsi ve yıkıcı olanı, peygamberlerle tevhit değerlerinin araç kılındığı şirk türüdür. İslam Peygamberi bu şirk türüne ‘gizli-sinsi-maskeli şirk’ (eş-şirk el-hafî) demektedir.
Şirk, günlük dilde putperestlik olarak tanıtılır.
Ama Kur’an’ın gösterdiği anlamıyla şirk bu kadar değildir.

ŞİRKİ TANIMADAN GERÇEK İSLAM’I  TANIYAMAYIZ!
Şirki Kur’an’dan öğrenmez isek, İslam’ı da Kur’an’dan öğrenmiş olamayız.
Kur’an dinini sadece tevhidi anlayarak öğrenemezsiniz, ondan önce şirki öğrenmeniz gerekir.
Peygamberimizin torunu ve İslam din ilimlerinin en büyük kaynaklarından biri ve İmamı Âzam’ın da hocası olan İmam Cafer Sadık (ölm.148/765), Arap-Emevî despotlarının İslam’ı yozlaştırıp tanınmaz hale getirmelerini anlatırken şu ölümsüz tespiti yapmıştır:
“Emevîler, İslam’a en büyük kötülüğü tevhidin öğrenilmesini engelleyerek yapmadılar; onlar şirkin öğrenilmesini yasakladılar. Böylece tevhidi öğrendiğini sananlar hakikatte tevhidi öğrenmemiş oldular.”
Kur’an’ın ve Peygamberimizin ifadelerine göre, gizli şirkin en zehirli türlerinden biri de din hayatına riyakârlığın girmesidir.

Hiçbir din ve dindar, günahla batmaz. Allah, günahları bir biçimde affeder. Ama riyaya bulaşanların ne affı söz konusudur ne de kurtuluşu. Çünkü onlar şirke bulaşmışlardır.
Ve şirkin asla affedilmeyeceğini Kur’an defalarca dile getirmektedir.
 Riyaya bulaşanlar, hiç tartışmasız müşriktir.
Şirke bulaşanların ürettikleri hiçbir şeyden hayır beklenemez. Kur’an’a göre, müşrikler (her türü) namaz kılıp hacca gidebilirler. Mescitleri, mâbetleri süsleyip püsleyebilir, özellikle Kâbe için büyük harcamalar yapabilirler.
Bütün bunlara karşı bizi uyaran Kur’an, şirke bulaşanların namazlarını ‘lanetli namazlar’ olarak anmakta ve onlardan bahsederken şöyle demektedir:
“Lanet olsun o namaz kılanlara ki, namazlarına riya bulaştırmışlardır.” (Mâûn suresi, 4-5)
İşte, asırlardır saklanan ve üstü örtülen ‘mucize Kur’an gerçekleri’nden biri de budur.
Din konusunda ‘hayat verici gerçek’ budur.

Ve Türk insanı bu gerçekten habersiz bırakılmıştır.
 Eğer bizim dindar, ateist, deist, hatta dinci aydınlarımız bu Kur’an gerçeğini zamanında öğrenmiş olsalardı Türkiye bugün bu hallerde olmazdı.


Selam...

T.C. / M. Kemal Adal