İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

12 Şubat 2016 Cuma

ZULÜM NEDİR, ZALİM KİM?


 “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste…”

 TDK sözlüğünde zulüm: “Güçlü bir kimsenin yasaya veya vicdana aykırı olarak başkasını uğrattığı kötü durum, kıygı, eziyet, cefa” ; zalim ise: “Acımasız ve haksız davranan, zulmeden” olarak tanımlanmıştır.

 İnsanların çok kullandığı, fakat mahiyetini değiştirdiği kavramlardandır zulüm ve zalim...

Kuran’ın en çok üzerin de durduğu kavramlardan olan zulüm ve zalim, Diyanet İşleri Başkanlığının Dini Kavramlar sözlüğünde şöyle açıklanmıştır:

 “ZULÜM: Sözlükte "bir şeyi kendine mahsus yerinden başka bir yere koymak, noksan yapmak, sınırı aşmak, doğru yoldan sapmak, meyletmek, hakkını eksiltmek, hakkını vermemek, men etmek ve yapılmaması gereken bir davranışta bulunmak" anlamlarına gelir.
 Zulüm kavramı, Kur'ân öncesi Arap toplumunda insanî ilişkilerde her türlü olumsuz söz, fiil ve davranışları ifade etmekte kullanılmıştır.
 Kur'ân'da bu kavram, insanlar arasındaki olumsuz ilişkiyi ifade etmekle birlikte çoğunlukla Allah'a karşı görevlerde inkâr ve isyan olan söz, fiil ve davranışları ifade etmektedir.

 Kur'ân'da zulüm kavramı 58 sûrede 266 âyet-i kerimede 289 defa geçmiş ve:

Şirk (En'âm, 6/82),
Küfür (Bakara, 2/254),
Nifak (Nisâ, 4/64),
Günah (Bakara, 2/231),
İnsanlara yapılan haksız muamele (Nisâ, 4/10),
Noksan yapmak (Kehf, 18/33),
Azap, işkence (Nûh, 16/41),
İnsan öldürmek (Bakara, 2/35),
Hırsızlık (Mâide, 5/39),
Zarar vermek (Şûrâ, 42/40-42),
Haksızlık etmek (Âl-i İmrân, 3/182),
Nefse zarar vermek (Bakara, 2/57),
İnsanlara eziyet etmek (Şûrâ, 42/41) vb. ilâhî iradeye ters düşen her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlar anlamında kullanılmıştır.

 Zulüm kavramı Kur'ân'da tamamen olumsuz anlam ifade etmektedir.
En büyüğünden en küçüğüne kadar her türlü günah, isyan ve itaatsizlik zulümdür. Allah'a ortaklar koşmak, âyetleri yalanlamak, içki, kumar, zina, hırsızlık... zulüm olduğu gibi, namaz kılmamak, mazeretsiz oruç tutmamak gibi ibadetleri terk etmek, hatta işlenen günahlara tevbe etmemek (Hucûrât, 49/11) dahi zulümdür. En büyük zulüm şirktir (Lokmân, 31/13).

 İnsan zulmü, ya başkalarına karşı ya da nefsine karşı işler. Zulüm üç kısımdır:
1-    İnsan ile Allah arasında vuku bulan zulüm. Bu şirk, küfür, nifak ve isyandır.
2- Kişi ile insanlar arasındaki zulüm. Haksızlık, hırsızlık, öldürme, iftira vb. günahlar.
3- Kişi ile nefsi arasında zulüm. Bu, Allah'a karşı görevlerini yapmayan ve insanlara zulmeden kimsenin neticede nefsine zulmetmemiş olmasıdır. (bk. Nefse Zulüm)
 Kur'andan 23 âyette Allah'ın dünya ve âhirette insanlara, toplumlara ve âlemlere zulmetmediği bildirilmiştir (Âl-i İmrân, 3/108, 117, 182; Nisâ, 4/40).
 İslâm'ın emir ve yasaklarına uymayan insan zulüm fiilini işlemiş ve zalim vasfını kazanmış olur. (bk. Zalim) (İ.K.)

ZALİM: Zulüm olan inanç, söz, fiil ve davranışları işleyen kimseye denir. (bk. Zulüm)

 Kur'ân'da zalim kelimesi tekil ve çoğul şekliyle (zâlîmin ve zâlimûn) 135 defa, zulmeden kimseler (ellezîne zâlemû) ifadesi 33 defa geçmiştir.
  Bunlardan bir ayette Allah'ın zalim olmadığı bildirilmiştir (Şûarâ, 26/209).

 Zalim", "zalimler" ve "zulmeden kimseler" ifadeleri ile:

Kâfirler (Bakara, 2/254),
Ahireti inkâr edenler (A'râf, 7/44),
Cehennem ateşini yalanlayanlar (Sebe', 34/42),
Ayetleri inkâr edenler (En'âm, 6/33) ve yalanlayanlar (Âl-i İmrân, 3/94),
İlâhî kitaplara inanmayanlar (Sebe', 34/31),
İlahlık iddia edenler (Enbiyâ, 21/29),
İnsanları Allah yolundan/dinden men edenler (Nisâ, 4/168-169),
Allah'a ortak koşanlar (müşrikler) (Furkân, 25/8),
Allah'tan başkasına yalvaranlar (Yûnus, 10/106),
Allah'a üçün üçüncüsüdür diyenler (Mâide, 5/72),
Şeytan ve zürriyetini dost edinip onlara tapanlar (Kehf, 18/50),
Heva ve hevesine tapanlar (Rûm, 30/29),
Münafıklar (Nûr, 24/50),
Allah'ın sınırlarına (hudut) tecavüz edenler (Bakara, 2/229),
Hırsızlar (Mâide, 5/39),
Fuhuş yapanlar, hainler, kötülük edenler (Yusuf, 12/24),
Katiller (Mâide, 5/27-29),
Fakirin hakkını vermeyenler, malını haram yolda harcayanlar, adağını yerine getirmeyenler (Bakara, 2/270),
Yalan yere yemin edenler, hakka tecavüz edenler, başkalarına zarar verenler, yalancı şahitlik yapanlar (Mâide, 5/106-107),
İnsanlara eza, cefa ve kötülük edenler (Şûra, 42/40),
Suçsuz insanı cezalandıranlar (Yusuf, 12/79),
Fakirleri kovanlar (En'âm, 6/52),
Kâfir, Hıristiyan ve Yahudileri dost edinenler, bunların arzu ve isteklerine uyanlar (Tevbe, 9/23),
Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmetmeyenler (Mâide, 5/45),
İnsanlarla alay edenler, insanları çekiştirenler, onlara kötü lakap takanlar ve günahlarına tevbe etmeyenler (Hucûrat, 49/11) kast edilmiştir.

 Anlaşılan o ki, Allah'ın emir ve yasaklarına uymayanlara zâlim denilmektedir.

Allah'a yalan uyduranların (En'âm, 6/21),
Ayetleri yalanlayanların (En'âm, 6/157),
Ayetlerden yüz çevirenlerin (Secde, 32/22)
İlâhlık ve yalancı peygamberlik iddia edenlerin (En'âm, 6/93),
İsyanlarını unutanların (Kehf, 18/57),
Şahitliği gizleyenlerin (Bakara, 2/140),
Camilerde Allah'ın adının anılmasına engel olan ve camilerin harap olmasına çalışanların (Bakara, 2/114) daha zalim (Men ezlamü) oldukları Kur'ân'da bildirilmiştir.


Nemrut ve kavmi (Bakara, 2/258),
Mekke müşrik toplumu (En'âm, 6/144),
Medine münafıkları (Tevbe, 9/109),
Medine Yahudileri (A'râf, 7/150),
Firavun ve kavmi (Yûnus, 10/80),
Nuh'un kavmi (Hûd, 11/44)
Helâk edilen Hûd, Sâlih ve Şuayb (a.s.)'ın kavimleri (Hûd, 11/101; Nahl, 16/113; Hac, 22/45; Ankebût, 29/31) zalim toplumlar olarak nitelenmişlerdir.

 İnsanların ve toplumların zalim olmaları, ilâhî iradeye uymayan inanç, söz, fiil ve davranışları sebebiyledir.

 Kur'ân'da, zalimlere dünya ve âhirette ceza olduğu bildirilerek zulümden sakındırılmışlardır. (İ.K.)”


Yüce Allah Kuran’da:

Zulmedenlere eğilim göstermeyin! Yoksa ateş sizi sarmalar. Allah'tan başka dostlarınız kalmaz, size yardım de edilmez.” (11 / Hud / 113) buyurmaktadır.

 Zulüm, her an ve her şartta karşılaşabileceğimiz; dünyanın her yerinde var olan, azgın insanların azgın hareketleridir. Yüce Rabbimiz zulmü kendisine lâyık görmediği gibi, biz kullarına da lâyık görmemiş ve kesin olarak yasaklamıştır.

 Yaratıcımızın sakınmamızı istediği ve sosyal yaşam biçimlerinde, her an ve her zaman karşılaşılması mümkün olan zulümden uzak durmak ve zalimlerden olmamak, ancak,  inanç ve eylemde her türlü, hak yemek, eziyet, işkence, adaletsizlik, baskı altında bırakmak, haddi aşmak, söz ve fiilde aşırı gitmek, azgınlık ve karanlık işlerden sakınmakla mümkündür.


 Allah’ın sözlerine gereği kadar itaat etmeyen, işlerini, amellerini kitaba değil de, kitabına uyduranlar zulüm işlemiş ve zalimler sınıfına girmiş olurlar.


 Dinde aşırı giden, dinin kolaylıklarını zorlaştıran, zorluklarını da kolaylaştırmaya çalışıyor görünüp de, dini dinlikten çıkaranlar da zalimdir.


 Canlı-cansız tabiata, hayvanata ve yaşadığı çevreye karşı işlediği zulümlerle, insanoğlu her zaman başrolde yerini almıştır. Kâinatta hiç bir varlık yaratılış gayesinin dışına çıkmazken, şeytanla birleşen insanoğlu, isyanı ve küfrü sebebiyle; kâinatın düzenini bozan tek mahlûk olmuştur. Yerlerin, dağların ve denizlerin dahi kabul etmeyecekleri hareketlerde bulunarak, tabiatın, tabii dengesini bozmuş ve dünyayı yaşanmaz hale getirmiştir.

 “Onlara biz zulmetmedik. Ama onlar kendilerine zulmettiler…” (11 / Hud / 101)
ayetiyle de ifade edildiği gibi, insanoğlu, , kendisine faydalı olan ilâhi emirleri görmezlikten gelerek,  hem kendisine ve hem de yaşadığı çevreye zulmeder, kendi elleriyle kendisinin ve olumsuz etkilediği insanların dünya ve ahiret cehennemini / yaşam koşullarını hazırlar, kendi amelleriyle kendisini azaba sürükler. Doğrusu insan çok zalim ve çok nankördür.”

İnsanoğludur! Allah’a isyan etme cüretini gösteren.

İnsanoğludur! Allah’ın gönderdiği peygambere savaş açan.

Yine insanoğludur! İnsanlığa kan kusturan.

Evet, yine insandır! İnsanları kurşunlayan ve bombalayan.

İnsandır! Toprağın damarını çatlatan.  İnsandır! İnsanın sırtından piramitleri yükselten. 

İnsandır! Bir mescidin, Mescid-i Aksanın gözyaşını akıtan.

İnsandır! Hiroşima’ya bombayı atan.  İnsandır! Nagasaki’de bombaları yiyen.

Yine insandır! Çernobil’le dünyaya radyasyon yutturan.  

Ve yine insandır! İnsanın yollarına mayınlar döşeyip, tuzaklar kuran.

Terör ve hirabe ile fitne çıkarıp, dirlik ve düzeni bozan.

 Zulmün her devresinde insana insandan başka zulüm yapan hiç bir mahlûkat olmamıştır.


Kıtalar arası savaş çıkaran, insan üzerinde soykırım yapan, karnındaki ve kucağındaki bebekle, bir kadına, bir de bebeğe kurşun sıkan yine insandır!. Ve bu insan; ZALİMDİR, GADDARDIR... 


 Sorunsuz ve sorumsuz yaşayanlar, seve seve ve güle güle günah işleyerek zulmü alkışlayanlar zalimdir. Gerçekleri, göz göre göre ve bile bile saklayanlar hakikatin zalimleridir.

 Zulmün altın devrini yaşadığı bu zaman da, kuruyla beraber yaşın da yandığı bu dünyada;  “içimizdeki beyinsizler yüzünden”  (7 / Araf / 155) helâk olmak istemiyorsak, zulme alet olmayalım. Dünya coğrafyasında zulmünden dolayı güç ve kuvvet kazanmış, Allah’ın kullarını Allah’tan başkasına kul etmiş, insanları; sindirme politikalarıyla asimile etmiş, zalim, zorba ve emperyalistlerin zulmüne dayanmayalım, güvenmeyelim, meyletmeyelim.

 Onların zulmüne yönelen, zalimleri alkışlayan, onların zulmüne destek vermiş ve  de zalimlerden olmuş olur. Zalimlerden yana olmak, zalimlere destek vermek, aracı olmak, yataklık yapmak, yol göstermek ve mazlumu şikâyet etmek zulümdür. Failleri zalimdir.  Unutmayın :

Zulmedenlere eğilim göstermeyin! Yoksa ateş sizi sarmalar. Allah'tan başka dostlarınız kalmaz, size yardım de edilmez.” (11 / Hud / 113)

 Biliyoruz ki zulüm; insanlık tarihiyle doğmuş ve günümüze kadar hiç yaşlanmadan, en dinamik şekliyle yaşaya gelmiştir. Biliyoruz ki; zalimlerin babası olan “Kabil”, öz kardeşi olan “Habil’i” dünya menfaati için zalimce öldürmüştür.

 İşte zulüm, arkasına haksız menfaati, haksız gücü, haksız parayı aldığı için; hep genç kalmış ve bütün dünyayı kasıp kavurmuştur. Menfaatine dokunulan her kes, zulmün bedava askerliğini yapmış ve her zalim sultan, zulüm imparatorluğuna “kölelik” etmiştir.


Oysa bütün dinler zulmü yasaklamış ve zalimleri acıklı azapla tehdit etmiştir. Ama kör menfaat, kalpleri köreltmiş; zalimleri duyamaz, göremez, anlayamaz hale getirmiştir. Zulüm insanı öyle bir hale getirmiştir ki;  hayvan kendi cinsinden bir leşe dokunmazken; insan, insanın ölüsüne tecavüz etmiş ve yine İnsan, insanın ölüsüne işkence etmiştir. İşte zulmün insanı düşürdüğü nokta budur.

 Zulüm; kalbin kararması, aklın nefsin eline verilmesi ve vicdanın körelmesiyle meydana gelir. İnsan, bu belâya kendi elleriyle bağımlı olur. Dolayısıyla zalim bir kimse, ilk önce kendisine zulmetmiş sayılır.

 Âlim ve bilginlerin zulme alet olmaları, zulme fetva vermeleri, toplumun güvenilir gözde kesimlerinin zulüm yapmaları; doktorun para uğruna can satması, hâkimin adaleti yanıltması, asayiş memurunun huzursuzluk çıkarması ve din adamının dini saptırması zulümdür.

İnsanları kandırmak, insanların başına belâ sarmak, faiz ve tefecilik gibi işlerle insanları sömürmek zulümdür.

Yalan ve yalancılık(ı meslek edinmek) zulümdür.

Malını satmak veya başkasının malını ucuza almak için yalan söylemek ve yalan yere yemin etmek zulümdür.

Kişinin ahireti unutup tamamen dünyaya dalması ve ömrünü gafletle geçirmesi zulümdür.

Namaz kılmamak, ibadet etmemek, zikirden uzak kalmak; kendi lisan-ı halleriyle Allah’ı tespih eden tüm mahlûkata karşı işlenmiş bir zulümdür.

Bunun yanın da Allah’ın nimetlerinden istifade edip de zekât vermemek, kişinin kendi malına yaptığı bir zulümdür.

Bir Müslüman'ı, bir mazlumu, bir zalimin pençesine bırakmak da elbette zulümdür.

 Zalim bir amirin zulüm emrini yerine getirmek ve Müslümanları, mazlumları zalimlere kurban vermek de zulümdür, faili memurları da zalimdir.

 İnanç sınırı tanımaksızın Allah’ın kullarına maddi ve manevi işkence yapanlar, zalimlerin ta kendileridir.

 Zulüm, dünya tarihiyle başladığı için, dünyanın sonuna kadar da devam edecektir. Kendisini koruyanlar zulümden uzak kalacak, kendi elleriyle zulüm işleyenler ise, zalimler topluluğunda yerlerini alacaktır.


Bugün; her türlü nimete sahip olup ta zulüm işleyenler, hayatlarını kendilerince hoşça(!) geçirmiş olabilirler, güçleri dayanakları olabilir. Ancak zalimlerin iflah olmayacaklarını bildiren Allah, onları bir devrimle tehdit ederek  ayetlerinde buyuruyor ki:

“…Zulmedenler, hangi devrime uğrayıp baş aşağı döneceklerini yakında bilecekler.” (26 / Şuara / 227)

“…Gerçek olan şu ki, zalimler kurtulamayacaklardır.” (6 / Enam / 135)

“…Herkes duysun ki, Allah'ın laneti zalimler üstünedir.” (11 / Hud / 18)


 Ve gün gelip hesap döndüğünde:

“…Zalimlerin, azapla yüz yüze geldiklerinde, "Geri dönüşe bir yol yok mu?" diye söylendiklerini göreceksin. “ (42 / Şura / 44)

Eğer yerdekilerin tamamı ve beraberinde bir o kadarı, zulmedenlerin olsa, kıyamet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için tümünü mutlaka fidye verirlerdi. Çünkü hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılmıştır.” ( 39 / Zümer / 47) 

Ama ne çare!..

 Konumuzla ilgili olarak  peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) hepimize nasihat veriyor:

Zulmetmeyiniz, (aksi halde) dua edersiniz kabul olunmaz, yağmur istersiniz, size yağdırılmaz, yardım istersiniz size yardım edilmez.” ( Ruh’ul Furkan 3 / 151)


İyi bilelim ki; zulme rıza zulüm, küfre rıza küfürdür. Dünyada küfür sultanlığı devam eder, ancak zulüm sultanlığı asla devam etmez.

 Zulmün altın devrini yaşadığı bu zamanda ve gözlerin fal taşı gibi açılacağı o zamanda, Rabbim cümlemizi zulmün şiddetinden muhafaza eylesin. Yüce Mevlâ’mız tüm dünya Müslümanlarını, mazlumları ve kendine sığınanları, zalimlerin zulmünden muhafaza eylesin. İnşallah…

Selam ve Sevgiler…
M. kemal Adal
 



11 Şubat 2016 Perşembe

GÜNEŞ VE KATRAN

Yaşar Nuri ÖZTÜRK

Önce, başlığımızın esin kaynağı olan peygamber sözünü görelim:


 “Allah’a yemin olsun ki sizi, güneş gibi aydınlık bir din üzerinde bıraktım. Bir din ki, aydınlıkta gecesi de gündüz gibidir.” (İbn Mâce, 1/4)

Böyle bir din bıraktı Hz. Muhammed. Kaynağı Kur’an olan bir din.

Kur’an’ın adlarından biri de ‘Nur’, yani ışıktır. Işık kitabın dini başka nasıl olabilirdi!

Aradan 1500 yıl geçmiş bulunuyor.

 Daha Peygamberimizin son nefesini verdiği anda başlayan yozlaşmalar, bir süre sonra Emevî Arabiz-mi’nin putçu karşı devrimiyle köşe taşlarını örseledi ve buna bağlı olarak büyüyen yozlaşma ve sömürü ‘güneş ve ışık’ dini, bir katranla örttü.

 Bugün dünyanın hemen her yerinde ‘Müslüman ve Müslümanlık’ dendiğinde insanlar şöyle bir ürperiyor ve içlerinden âdeta “İyi ki ben bunlardan değilim” diyor. Çünkü ‘Müslümanlık’ geriliğin, kirliliğin, sahteliğin, sürünmenin, şiddet ve dehşetin alâmetifarikası haline getirilmiş.

 Müslüman dünyanın bugün kendisine Allah rızası kazandıracak bir tek ibadeti olabilir: Hz. Muhammed’in bıraktığı ışık-aydınlık dine bulaşan (veya bulaştırdıkları) kir ve karanlığı bu dinin bünyesinden temizlemek.


 Bunun için yapılacak ilk şey, son beş yüzyılın en büyük Müslüman düşünürü olarak gördüğümüz Muhammed İkbal’in 1920’lerde söylediğidir:

“Bizim İslam’a yapacağımız en büyük iyilik, dünyaya, İslam’ı bizim temsil etmediğimizi ilan etmektir.”

Ne yazık ki, bunun tam tersi yapılıyor. Örnek olarak, İslam dünyasının en önde ve din açısından da en iyi durumda olan ülkesi Türkiye’yi seçiyorum.


Din çapulculuğu aşılmadıkça...


  Türkiye örneği bize itiraz edilemeyecek biçimde gösteriyor ki, din çapulculuğu aşılmadıkça Müslümanların iflah etmesi mümkün olamaz. Kur’an, zulümden arındırılmamış bir dinsel hayatın mutluluk getirmeyeceğini, böyle bir dinin dinsizlikten daha beter olduğunu ısrarla bildirmektedir.

Işık-aydınlık dine inkârcılardan hiçbir zarar gelmez. Onların zararları, ışığa karşı olmaları yüzüden, kendilerinedir. Ama dini, nefislerinin menfaat, koltuk ve kinlerine paravan yapanların sergiledikleri karanlıklar, bütün dünyayı İslam’a karşı tavır almaya itiyor.

Işık ve aydınlık din, yüzyıllardan beri, mezhep ve tarikat tahribiyle katranlaşmıştı. Monarşik teokratik despotizmler döneminde, Kur’an’ın dinini, mezhep ve tarikat yobazlığının sömürüsü perişan ediyordu.

Cumhuriyet ve demokrasi devresinde bunlara parti, cemaat ve şirket sömürüsü eklendi.

 “Din, benim tarikatim, benim mezhebimdir” söylemindeki Kur’an dışı dayatma, günümüzde, “Dini ve İslam’ı benim partim, benim şirketim, benim cemaatim temsil eder’ söylemiyle birleşmiş bulunuyor. Yani bela çift çatallı hale gelmiştir.

Ne diyelim, Allah âdildir; herkes, o arada Türkiye halkı da müstahak olduğunu buluyor.


İkbal’in penceresinden Türkiye



İkbal söyleminin araladığı pencereden Türkiye’ye bir göz atalım.

Son yıllarda din adına ortalığa fırlayarak Allah’ın avukatı gibi onu bunu hesaba çeken, ağzını açana, “Bizden onay aldın mı da dinden söz ediyorsun?” diyecek kadar pervasızlaşan sözde ‘din savunucusu’ din bezirgânlarına bakalım. Dinin insan hayatından kovmak istediği ne kadar tutarsızlık, ilkesizlik, cehalet, merhametsizlik, iftiracılık, düzenbazlık, şehvetperestlik, doymazlık, kabalık, hatta ahlaksızlık varsa bunlarda.


Kanıt aramaya gerek var mı?



Var diyorsanız, yorulmanıza gerek yok, din, din diye ortaya fırlayıp sonra da ‘Avrupa tarihinin en büyük dinci soygunu’na imza atan Deniz Feneri hırsızlarına bakın.

Son yıllarda bunların yalnız ekranlara yansıyan rezillikleri bile dini ağızlarına almamaları için yeterli gerekçedir. Ama nerede o insaf, o insanlık!

Hâlâ onu bunu kâfir ilan etmeye, hâlâ kendilerinden başkasını Müslüman görmemeye, hâlâ Allah’ın avukatı pozuyla bağırıp çağırmaya, hâlâ haçlı kodamanlarla işbirliği yapmayan Müslümanları suçlamaya devam etmekteler. Yani din çapulculuğunu bütün hızıyla sürdürmekteler.

  Belli ki hiçbir uyarıcıları yok.


 08 Mart 2012, 15:53 Yaşar Nuri Öztürk

 http://www.yurtgazetesi.com.tr/gunes-ve-katran-makale,54.html

AHLAK, DİN VE DÜRÜSTLÜK

Yaşar Nuri ÖZTÜRK

Dinin de ahlakın da esası dürüstlüktür. Yani olduğun gibi görünmek veya göründüğün gibi olmak...
Akıl, Kur’an ve Peygamber bize şunu söylüyor:

Müslümanlık namazsız olur ama ahlaksız olmaz.

Türkiye’de dayatılan Arap-Emevî yapımı din, bunun aksini iddia ediyor. Ona göre, Müslümanlık namazsız olmaz ama ahlaksız olur.


Meseleye Kur’an penceresinden baktığınızda şunu görüyorsunuz: Zaafların bulunması insanı ahlaksız yapmaz, hatalı yapar, günahkâr yapar. Hatalar tamir edilir, günahlar ise tanrısal rahmet tarafından affedilir. Hatalı olmak bir zaaftır, sürçmedir. Ahlaksızlık ise kötü niyet ürünüdür, bir temel çürümedir.

Türkiye’deki akıl almaz çarpıklıkların başında din-ahlak ilişkisindeki çelişki gelmektedir.

 Türkiye, görülmedik bir hızla dincileşirken, görülmedik bir hızla da ahlaksızlaşmaktadır. Yalancılık, dolandırıcılık, yolsuzluk, düzenbazlık... gibi temel bozukluklar listesinde her gün biraz daha yukarılara çıkışımız, dünyanın izlediği ve bizim de önümüze koyduğu bir gerçektir.

Ne yazık ki Türkiye, yalandan hırsızlığa, kamu kaynaklarını talandan mafya zulümlerine kadar her türlü suç ve rezilliğin, her türlü ahlaksızlık ve düşüklüğün doruğa tırmandığı bir ülke haline gelmiş bulunuyor.


Camiler Neyin İfadesi?


Bir yanda, temeli ve amacı ahlak olan İslam adına yüz bine ulaşan cami (sağlık ocaklarının toplam sayısı 7500, okulların toplam sayısı 67 bin),  dinde yeri olmamasına rağmen gökleri tırmalayan yüz binlerce minare, öte yanda zirveye tırmanmış ahlaksızlıklar, Allah ile aldatmalar...

Bundan ilginci, ahlaksızlığın en zehirlisi olan riyakârlık, iftira, kamu kaynaklarının talanı gibi temel çürümelerde öne çıkmış isimlerin önemli bir kısmı dincilikleriyle de ünlü kişiler...

Böyle bir çarpıklık tarihte az görülmüştür.

 Din adına kılcılık, kumaşçılık yaparak yeri göğü inletenlerin, orman yağmacılığına, kamu mallarının talanına, doğanın kirletilmesine, havanın ve suların zehirlenmesine, israfa, insan haklarının çiğnenmesine, kadının horlanıp ezilmesine karşı çıktıklarına tanık olamıyoruz.

Kısacası, İslam, birileri yüzünden âdeta ahlaksızlık, akıldışılık, düzenbazlık, haksızlık, şiddet ve kin üreten bir din olarak algılanır oldu.

 Siyaseti çürüten temel olumsuzluk da dürüstlüğün göçürülmesidir. Siyaset, ne yazık ki, büyük çoğunluğu itibariyle, olduğu gibi görünmeyenlerle göründüğü gibi olmayanların kümelendiği bir mesleğe dönüştürüldü.

Siyasetimizin duayenlerinden birine yıllar önce, “Efendim, falancanın ahlaksal tarafı çok bozuk çıktı; onu yanımızdan uzaklaştırsak!” dediklerinde cevabı şu olmuştur: “Ben, iyi ahlak derneği kurmadım, parti kurdum; siyaset yapıyorum. Ne demek ahlaksal tarafı bozuk?”


Dinci Siyasetler Ne Getirdi?


Ahlakı bir meslek gibi algılayan bakış açısı, ne yazık ki, Türk siyasetinde yıllardır egemendir. Dinciliğin egemen olduğu siyasal zihniyetlerin, bu anlayışa ahlakîleşme yönünde bir katkı sağlamaları beklenirdi. Heyhat! O zihniyetler, ötekileri arattı.

 Dinciler, olumsuz gidişe, ahlaksızlığı dinleştirme yönünde katkı sağladılar. Yani, bozuklukları, doymazlıkları, talanları, dinin kutsallarını kullanarak maskeleyip saklamak gibi çok daha yıkıcı bir süreci egemen kıldılar.

Gerçek şu ki, Türkiye bugün, dinden siyasete kadar, erdem ve dürüstlüğün temel ilke olmaktan çıkarıldığı bir çöküş kulvarına sokulmuş bulunuyor. Türkiye’de ‘tıkırında’ giden iki şey var: Ahlak ve erdemi önemsiz gören paragöz-kurnaz ekiplerin servetlerine servet katmaları, ülkenin süratli bir biçimde, Kurtuluş Savaşı öncesinin şartları içine itilmesi…

Evrensel yasaların şaşmaz buyruğu, böyle bir ülkenin mutluluğa mı, felakete mi yürüdüğünü elbette belirlemiştir. Biz hatırlatıyoruz. Düşünüp araştırıp ibret alan olur mu bilmem.

06-03-2012 Yaşar Nuri Öztürk


http://www.yurtgazetesi.com.tr/ahlak-din-ve-durustluk-makale,53.html 

10 Şubat 2016 Çarşamba

BESMELE ÇEKMEK NE DEMEK

Yaşar Nuri ÖZTÜRK
04-03-2012 23:51

Yeni bir işe Besmele ile başlamak Müslümanların önemle korumaları gereken bir davranıştır. Ama bu başlama şeklinin esas amaç ve anlamını gözden kaçırmamak gerek.

Kur'an, mesajlarını vermeye Besmele ile başlayarak, ana konusunun ‘Allah’ ve Allah'ın temel niteliklerinin de ‘esirgemek ve bağışlamak’  olduğu gerçeğine dikkat çekmiştir.

Peygamberimiz, “Besmelesiz başlayan işler sonuçsuz kalmaya mahkûmdur” diyor.

Kuran'ın ve Hz. Peygamber'in dikkat çektikleri gerçek, Besmele'nin herhangi bir işe başlarken bilinçsizce telaffuz edilmesi değildir. Yani, burada istenen, bugün birçoklarının yaptığı gibi, dudaktan mekanik bir ‘söyleme’ değil, içten ve şuurlu bir yöneliştir.

Daha doğrusu, Besmele çekmek, el atacağımız her işte Tanrı’nın rahmetini egemen kılmak üzere iş yapacağımıza dair Tanrı’ya söz vermek demektir.


Rahmeti Yozlaştıranlar


Rahmet nedir Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan ‘rahmet’ sevgi, şefkat ve merhamet anlamları taşır. O halde, Besmele çekmek, bu değerleri hayata ve insana egemen kılmak olacaktır.

Bir yandan Besmele çekip öte yandan dini kin ve düşmanlık aracı, soygun vasıtası yapmak, Besmele çekmek değil, kendini ve insanları aldatmak olur ki, bunun adı şirktir.

Kur’an buna, ‘Allah ile aldatmak’ veya ‘riyakârlık’ diyor ki insanoğlunun bulaşacağı en namert kötülüktür. Biz buna, yine Kur’an’dan aldığımız bir tabirle, ‘Mâûn Suresi Mücrimliği’ diyoruz.

Birincisinden bir rahmet olan dindarlık, ikincisinden ise bir musibet olan dincilik doğar. Bugün ne yazık ki ikincisi galiptir.

Özellikle Türkiye’de….

Çünkü Türkiye, din yerine, kinin pazarlandığı kahırlı bir coğrafya artık…