Son günlerde “Şehitlik” kavramı yine tartışılıyor.
Kimlerin şehit sayılacağı, kimlerin şehit
sayılamayacağı hakkında çeşitli görüşler öne sürülüyor.
Bu görüş ve
anlayış farklılıkları, genellikle, Halkın çoğunluğunun örfi anlayışı ile Kuran
ifadelerini yorumlayan fakih ve din âlimlerinin “şehit” kavramını anlayış ve
algılamaları arasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır.
Günümüzün sade vatandaşın çoğu, şehit
denildiğinde, genellikle sadece vatan için / Allah Yolunda çarpışırken
öldürülen Müslüman ve (bir kısmı da) ehlikitap gayrimüslim kişileri
anlarken, şehidin Kuran terminolojisinde, aynı zamanda şahit /
tanık (gerçeği bilmek ve delillendirmek) anlamını da taşıdığının farkında
bile değildir.
Oysaki Diyanet işleri
başkanlığının Dini kavramlar sözlüğüne göre, Kuran Kavramı olarak:
ŞEHİT
/ ŞAHİT: Tanıklık yapmak,
haber vermek, muttali olmak, bilmek, bildirmek, idrak etmek, yetişmek, hazır
bulunmak, sözle veya fiilen delil olmak, yemin etmek anlamlarındaki
"ş-h-d" kökünden türeyen şâhid, tanık, bilen, muttali olan, hazır
olan ve delil demektir. Çoğulu, şühûd, eşhâd ve şühheddir. Şehîd; şâhid kelimesinin mübalağalı şeklidir. Çoğulu şühedâ ve eşhâddır..
Allah'ın
sıfatı olarak şehîd, her şeye muttali olan,
gören, bilen, haberdar olan her yerde hazır ve nazır olan, kendisinden hiçbir
şey gizlenmeyen, bütün sırlara vâkıf olan, her şeyi murakabe eden demektir.
Şehîd kelimesi, çoğul
şekli olan "şühedâ" ile birlikte Kur'ân'da 35 defa geçmiş, 18 âyette
tekil şekli Allah'ı nitelemede kullanılmıştır:
Yedi âyette
"Allah'ın her şeye şâhid olduğu" bildirilmiştir (Nisâ, 4/33; Mâide,
5/117):
Dokuz âyette
"Şâhid olarak Allah'ın kâfi geleceği" bildirilmiştir (Nisâ, 4/79,
166; Yûnus, 10/29):
"De ki: Benimle sizin aranızda şâhid olarak
Allah yeter. Çünkü O kullarının hallerini haber alan ve görendir."
(İsrâ, 17/96) "
Bir hakkı, bir olayı ispatta bilgi ve görgüsüne müracaat edilen kişiye şâhid denildiği gibi inanç, söz, fiil ve davranışlarıyla insanlara güzel örnek olan müminlere de şâhid denilmiştir. Peygamberin şâhid olması bu anlamdadır.
Konuyla
ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı eski başkanlarından Prof. Dr. Süleyman
ATEŞ’in açıklamaları, bence, konunun Kuran’ i ve İslami ilmi yönünü net
ve anlaşılır olarak çok güzel özetlemektedir.
“Allah'a ve resulüne inananlar var ya, özü sözü
doğru kişiler onlardır. Rableri katında tanık olanlar/şehitlik mertebesine
erenler de onlardır. Onların ödülleri ve ışıkları vardır. Küfre sapıp
ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennemin dostu olacaklardır.”
( 57 / HADÎD / 19)
Bize
düşen Allah’ın hükmüne
(hâşâ / asla) ortak olmaya kalkmaksızın, Bu dünyada vatan ve millete hizmet
yolunda gayret sarf ederken ölen veya öldürülen dini inancı ne olursa olsun her
vatandaşımızı inancı doğrultusunda ebediyete uğurlarken hizmetine yakışır
şekilde onurlandırmak ve geride bıraktıklarını da hizmetlerine karşılık dünyevi
şükranlarımızın ifadesi olarak, yasalarla düzenlenmiş dünyevi güvence altına
almaktır.
Ebedi Âlemde
nasılsa yüce Allah, şehitler hakkında Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kendi
üzerine hak olarak yazdığı vaadini elbette yerine getirecektir.
Allah
yolunda öldürülene şehîd denildiği gibi şâhide de şehîd denir.
Şehîd kavramı; rakîb, hafîz, alîm, semî, habîr, karîb kelimeleriyle
anlamdaştır.
Kur'ân'da şâhid kelimesinin çoğul şekli olan; şâhidûn,
şâhidin, şühûd ve eşhâd ile birlikte 20 âyette geçmiştir. İki âyette (Âl-i
İmrân, 3/81; Enbiyâ, 21/78) "şahîdin", bir âyette "eşhâd"
şeklinde azamet çoğulu olarak Allah hakkında kullanılmıştır:
"...Biz
de onların (Dâvûd ve Süleyman'ın) hükümlerine şâhitler idik." (Enbiyâ, 21/78);
"Ne işte bulunsan, Kur'ân'dan ne okusan ve siz ne iş
yapsanız mutlaka biz, içine daldığınız an üzerinizde şâhitleriz..."
(Yûnus 10/61)
Bu
âyetlerde Allah'ın "şâhid" olması; kullarının bütün yaptıklarını,
davranışlarını görmesi, bilmesi, muttali olması, sözlerini duyması, onları
murakabe etmesi, hazır ve nazır olması demektir.
"Nerede
olursanız olun O, sizinle beraberdir ve Allah yaptıklarınızı görür." (Hadîd, 57/4) âyetinin ifade ettiği
manayı ifade eder.
"(Ey
Peygamberim!) De ki: Ey Kitap Ehli! Allah yaptıklarınıza şâhid iken niçin
Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?" (Âl-i İmrân, 3/98)
Bu âyette Allah'ın şâhid olması; kitap ehlinin
yaptıklarına muttali olması, bilmesi, görmesi ve bu sebeple onları tecziye
etmesi demektir.
"Allah,
onların hepsini dirilttiği gün, yaptıklarını kendilerine bildirir. Allah
onların yaptıkları işleri hep sayıp zaptetmiştir. Onlar ise unutmuşlardır.
Allah her şeye şâhiddir." (Mücadele, 58/6)
Bu âyet, Allah'ın her şeye şâhid olmasının anlamını açıkça ifade etmektir. İnsanlar
nerede, ne zaman iyi veya kötü, küçük veya büyük, gizli veya aşikâr ne
yaparlar, ne söylerlerse hepsini Allah bilir, görür, şâhid olur.
...Allah'a karşı gelmekten
sakının. Çünkü Allah her şeye şâhiddir." (Ahzâb, 33/55)
Bu âyetlerde de olduğu gibi Allah'ın şâhid olarak kâfi
gelmesi, O'nun, insanların bütün yaptıklarını bilmesi, görmesi ve
zaptetmesidir.
Hiç kimse, yaptıklarını inkâra imkânı yoktur. Çünkü
Allah, yaptıklarını yazdırmıştır. (Kâf, 50/17).
Kişinin uzuvları da kendisine
şâhidlik edecektir (Fussilet, 41/20-25).
Müminlerin; îmân,
îbâdet, güzel ahlâk, adalet, doğruluk, ilim, irfan ve çalışmaları ile diğer
insanlara nümûne-i imtisal, güzel örnek (şühedâ) olmaları istenmiştir (Bakara,
2/143; Hac, 22/78). Müslümanlar; kıyamette diğer peygamberlerin hak dini, toplumlarına tebliğ ettiklerine de tanıklık edeceklerdir.
Yüce Allah,
dosdoğru ve âdil şâhidler olunmasını emretmektedir:
"Ey müminler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için
şâhidlik edenler (şühedâ) olun, kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın
aleyhine olsa bile, (şâhidlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir olsalar
yine (adaletten ayrılmayın)..." (Nisâ, 4/135).
Bir
kimsenin ancak iyi bildiği, tam gördüğü ve muttali olduğu konularda, şâhidlik
yapması gerekir. Şehâdette, bilgi, görgü, adalet ve doğruluk şarttır. (İ.K.)”
Bu açıklamada
yazılı ayetler okunduğunda, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır’ın:
“Şehit kelimesi
başka bir şeydir, “Allah yolunda öldürülenler” başka bir şeydir. Türkçe’de bu
‘Allah yolunda öldürülenler’ anlamında kullanılıyor. Şehit kelimesinin manası
farklıdır…Biz kendimiz, iyi niyetle, ‘Bu kişi Allah yolunda öldürülmüştür’
diyebiliriz. Cenab-i Hak, nasıl muamele edecek onu bilemeyiz.” sözünün
anlamı ve doğruluğu ile kavramın Kuran’daki anlamı ile halk arasında
“Şehit” kelimesine atfedilen anlamı arasındaki fark daha açık olarak
anlaşılacaktır.
“Allah,
müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cennet vermek üzere
satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar da öldürürler, öldürülürler.
Allah'ın; Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an' da kendi üzerine hak olarak yazdığı
bir vaattir bu. Ahdine, Allah'tan daha vefalı kim var? Perçinlediğiniz bu
antlaşmanızdan ötürü müjdeler olsun size. İşte budur o büyük başarının ta kendisi.”( 9 /TEVBE /111)
Bu
ayetlerin kapsamındaki şehitlerin kimler olduğunun hükmü, yalnız ve ancak Allah’ındır.
Allah,
Hükmüne kimseyi ortak etmez. (18 / KEHF /26)
“Ahdine, Allah'tan daha
vefalı kim var?”
Selam...
T.C. / M. Kemal Adal
Yaşar Nuri ÖZTÜRK
Emperyalizm
morfiniyle uyuşturulanlar aklı mahkûm ettikten sonra, bilimin katline
giriştiler.
Şimdilerde, ABD ve
AB’de bir yığın sözde ‘İslamcı akademisyen’, daha doğrusu ‘oryantalist
beslemesi aydın’ ‘bilimin İslamîleştirilmesi’ söylemini
yaygınlaştırmaktalar.
Şu aldanışa, şu zavallılığa
bakın! Birileri bilim üretecek, bunlar da onu ‘İslamîleştirecek’...
Bu emperyalizm hizmetkârları‚
İslamî akıl’dan da dem vuruyorlar. Aklı işleten
başkaları, İslamî akıldan söz eden bunlar...
Evrensel aklın
içi boşmuş; akıl İslamî akıl olmalıymış... Peki, neden bu içi boş aklı
kullanmayı size öneren emperyalist kodamanlar bunu kendileri kullanmıyor?
Sizi kendilerinden
çok mu düşünüyorlar dersiniz?
Kur’an’da, Peygamber öğretisinde, akıl ve bilimin İslamî ve
gayri İslamî türlerinden bahis var mı ? Böyle bir ayrım var mı ?
Bırakın böyle bir ayrımı, böyle bir ima var mı? Hayır ! Ama
akılla bir türlü barışamamış olan hurafe hamalları, bir yolunu bulup aklı
kötürümleştiriyorlar…
Son geveledikleri hezeyan,
işte, bu İslamî akıl bühtanı…
Hal bu iken, İslam dünyasında
uyanış koca bir hayal olmaz da ne olur?
AKIL PRANGALANINCA…
Özetleyelim: İslam dünyasında akıl sekiz yüzyıldan beri prangalandı.
Bunun sonucu bilimin çöküşü oldu.
Akıl işletilmediği için bilimsel üretim durdu. Bilimin
onur burcuna, tarikatçılığın ‘keramet’ safsataları oturtuldu. Sonuç elbette ki,
sadece hezimet olabilirdi. Ve aynen öyle oldu. Daha doğrusu Kur’an’ın dediği gibi oldu:
“İlimden nasipsizlerin kalpleri üzerine Allah işte böyle mühür
basıyor.” (Rum suresi, 59)
Hal böyle olunca, ‘ilhamî bilgi’
veya ‘kalp gözüyle elde edilen bilgi’ nasıl ve nereden elde edilecektir.
Mühürlenmiş kalbin ilham ve irfan üretmesi mümkün müdür.
İLİMSİZ DİN HİÇBİR İŞE YARAMAZ
Kur’an’ın mucize devrimlerinden biri
de şudur: Kur’an, ilim ve tabiat üstü bir gerçek
olan vahyi bile, özellikle yeryüzüne indiği andan itibaren ‘ilim’ diye
nitelemekte ve böylece, vahyin yeryüzüne inişinden itibaren ondan yararlanmak
isteyenlerin bunu ancak ilim sayesinde gerçekleştirebileceklerine dikkat
çekmektedir. Kur’an o
esrarlı üslûbuyla bu gerçeği şöyle ifadeye koyuyor:
“Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve
iğreti arzularına uyarsan, işte o zaman, kesinlikle zalimlerden olursun.”
(Bakara, 145. Ayrıca bk. Âli İmran, 19, 61; Ra’d, 37)
Peygamberlik aynı zamanda ‘ilimde genişlik ve üstünlük’
anlamı taşır. (Bakara, 247)
Peygamberler
vasıtasıyla gelen ayetleri anlamak da ilimde derinleşmiş olanların nasibidir.
Kur’an’ın yüzde doksanı aşan kısmını oluşturan müteşâbih (çok anlamlı, çok
boyutlu) ayetleri anlamak, Allah ile ilimde derinleşmiş olanların hakkı ve
yetkisi içindedir. İnsanlar arası ilişki ve
çekişmelerde de iki tanık güvenilir kılınmıştır: Tanrı, ilim sahipleri:
“Kitabı sana indiren O'dur. Onun ayetlerinden bir kısmı
muhkemlerdir ki; onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu
var ki, kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik
tanımak için kitabın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini
ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, ‘Ona inandık,
hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası
gereğince düşünemez.” (Âli İmran, 7)
13-03-2012 11:35
Yaşar Nuri ÖZTÜRK
Akıl sözcüğü malum. Kur’an, akıl sözcüğünden türetilen takkul fiilini defalarca kullanır ve insanoğlunu, taakkule çağırır.
Takkul, aklı işletmek, akletmek, akıl yoluyla bilip anlamak, aklın verilerini esas almak gibi anlamlar taşıyor.Ne ilginçtir, Kur’an taakkul tâbirini defalarca kullandığı halde akıl kelimesini hiç kullanmaz.
Bu demektir ki, Kur’an, cevher olarak aklın varlığını yeterli görmüyor; o hepimizde var. Kur’an’ın istediği, aklın işlevsel olması veya işlevsel akıl.
Kur’an, aklın çıplak mülkiyetini yeterli görmüyor, aklın intifa (kullanım) hakkını esas alıyor.
Aklın çıplak mülkiyetine sahip olmanız ‘akıllı adam’ olmanız için yeterli değildir.
Önemli olan şu:
Sahip olduğunuz akıl, işletilen akıl mı, bloke edilmiş, üstüne oturulmuş, şunun bunun vesayetine terk edilmiş akıl mı?
Bunu soruyor ve nihayet şunu ilkeleştiriyor Kur’an:
“Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yunus suresi, 100)
Taakkul yoksa insan, görüntüyle insan, hakikatte hayvandır. (Furkan, 44)
Peygamberliğin bitişinin bir anlamı da artık aklın sınırsız kullanım döneminin açıldığıdır.
Kur’an, aklın işletilmesine, kullanımına hiçbir sınır koymamıştır.
GAZALÎ’NİN VURDUĞU DARBE
İslam’ın mistik düşünce sistemlerine, özellikle ‘tasavvufun bir yozlaştırılması olan tarikatlar’ bünyesine Ebu Hâmid el-Gazalî (ölm. 505/1111) tarafından sokulan, “Akıl, vahiy ve aşkla sınırlıdır” yolundaki kabul Kur’an’la asla bağdaşmaz.
Gazalî, felsefeyi dine mahkûm hale getirerek, İslam düşüncesinin kaderini kararttı; İslam’a da insanlığa da büyük kötülük etti.
Fransız filozofu Descartes (ölm. 1650) ise felsefeyi dinin uydusu olmaktan çıkararak, başka bir deyişle aklı kilisenin ‘vahiy adına’ (!) vurduğu prangadan kurtararak insanlığın yükselişi yolunda müthiş bir adım attı.
Ne yazık ki, İslam dünyası hâlâ Gazalî rotasında gidiyor. Bu yanlış rota, büyük Atatürk tarafından gerçek yönüne çevrildi ama İslam dünyası Atatürk’e sırt dönerek rotadan yararlanma imkânını kendi eliyle yok etti.
Kur’an’a göre, vahyin ilk görünümü, ilk ürünü akıldır. İlk ve esas peygamber de akıldır.
Kur’an dilinin aşılmamış ustası Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/1108) diyor ki, “ilk peygamber, içsel peygamber akıldır. Önce o devreye sokulmalıdır ki, dışsal peygamberler, bizim bildiğimiz peygamberler işe yarasın. Akıl komutan olmalıdır ki, vahyin diğer ürünleri sonuç versin.”
İSLAM DÜNYASININ BAŞ DÜŞMANI
Akla bakışı bu olan Kur’ansal fikir mirasından şu önümüzde duran İslam dünyasının yeterince nasipli bulunduğunu söylemek mümkün mü? Asla! O halde, İslam dünyasının en büyük belası, ondaki akıl düşmanlığı değil de ne?
İslam dünyası denen âlemin en büyük düşmanı bizzat kendisi...
Akıl düşmanı dinci söylem tarafından şeytanî bir morfin gibi tekrarlanan, “Aklın din ve sünnetle sınırlanması esastır” sloganı veya bugünlerde bazı hurafe hamallarının icat ettikleri ‘İslamcı akıl’ deyimi Kur’an dışı bir bühtandır. Emperyalizmin has ajanı oryantalistlerin siyaset dincisi çevrelere yutturdukları bir haçlı zehiridir.
Aklın gayri İslamîsi de mi var, behey sersem! Allah’ın elinden gayri İslamî şey çıkar mı?
Kur’an’a göre, taakkulun ayrılmaz ikizi bilimdir. (Ankebût suresi, 43) Onu da bir sonraki yazımızda ele alacağız.
11-03-2012 11:23