İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

14 Şubat 2016 Pazar

İMAN VE NASİP



Bu (Kur’an), bir öğüt verici, düşündürücüdür. Dileyen, Rabbine doğru, bir yol edinir.” 73. sure (MÜZZEMMİL) 19. ayet



İMAN, KİŞİSEL SEÇİM VE TERCİHİNE BAĞLI OLARAK DİLEYENLERİN NASİBİDİR.

Nasip nedir?

 Nasip: (sözlükte birinin payına düşen / bir kimsenin elde edebildiği, sahip olabildiği / kısmet, talih, baht, kazanç denilen şey,)  herkesin / insanların kendi seçim ve tercihinin eyleme dönüşmesinin bir sonucu olarak, Allah’ın dilemesiyle kendine dönen, iyi veya kötü “kazanım” larıdır.


 İnsan için, çabası karşılığında, nasibinden ötesi ( fazlası / eksiği) yoktur.

Çünkü:

 Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur. Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. Sonra karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir. 53. sure (NECM)39- 41. ayet

Çünkü:

 Korunup sakınanları Allah, kendi başarıları yüzünden kurtarır. Ne kötülük dokunur onlara ne de kederlenirler. Allah Haalik'tir, her şeyin yaratıcısıdır. Her şey üzerine vekil olan da O'dur. 39. sure (ZÜMER) 61-62. ayet
Ve:

 Kim güzel bir işe aracı olursa ondan ona bir pay vardır. Kim kötü bir şeye aracı olursa ondan da ona bir pay vardır. Allah her şeye, herkese gıda ulaştırır, Mukît'tir. 4. sure (NİSA) 85. ayet



 İnsan, kişisel seçim ve tercihiyle inancını; inancına bağlı dilemesiyle de nasibini belirler.


Allah, seçim ve tercihi size bırakmıştır.

Çünkü:

 İnsanlardan bazısı şöyle der: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada ver." Böylesi için ahirette bir nasip yoktur. Onlardan kimi de şöyle yakarır: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Ve bizi ateş azabından koru. İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür. 2. sure (BAKARA) 200-202. ayet



Böyle olduğu için, Ayetlere ve ahirete inanmayanların dünyada kazandıklarından ahirette işlerine yarayacak bir nasipleri yoktur. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler,  sadece dünyada yapıp ürettiklerini karşılık olarak bulacaklardır.

 Ayetlerimizi ve ahirete varılacağını yalan sayanların tüm yaptıkları, boşa gitmiştir. Bulacakları karşılık, yapıp ürettiklerinden başkası olmayacaktır. 7. sure (A'RAF) 147. ayet



 Nasip ile ilgili Sünnetullah (Allah’ın değişmez yol ve yasası, varlık kanunları) odur ki:

Allah'ın ayetlerine inanmayanlara Allah kılavuzluk etmez. Onlar için acıklı bir azap öngörülmüştür. 16. sure (NAHL) 104. ayet

Allah'ın izni olmadıkça hiçbir musibet gelip çatmaz. Kim Allah'a inanırsa Allah O'nun kalbini doğruya ve güzele kılavuzlar. Ve Allah her şeyi en iyi biçimde bilmektedir. 64. sure (TEĞÂBÜN) 11. ayet

Bizim uğrumuzda didinenleri biz, yollarımıza elbette ulaştıracağız. Allah, güzel düşünüp güzel davrananlarla mutlaka beraberdir. 29. sure (ANKEBÛT) 69. Ayet

... Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez…13. sure (RA'D) 11.

Bu böyledir. Çünkü Allah bir topluma lütfettiği nimeti, o toplum birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmemiştirVe Allah, iyice işiten, gereğince bilendir. 8. sure (ENFÂL) 53. ayet

Doğrusu, biz insanı karışım olan bir spermden yarattık. Halden hale geçiririz onu. Sonunda onu işitici, görücü yaptık. Biz onu yola kılavuzladık. Artık ya şükredici olur ya nankör. 76. sure (İNSÂN) 2-3. ayet



Herkes kendi inancını beğenir, İnanmayana da yaptığı güzel görünür ama İnanla inanmayan benzeşmez, bir değildir.

Ya o kişi? Yaptıklarının kötülüğü kendisine allanıp pullanmış da onu güzel görüvermiş. Doğrusu şu: Allah dilediğini / dileyeni saptırır, dilediğini / dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. O halde canın onlar için üzüntülere dalmasın. Hiç kuşkusuz, Allah onların ürettiklerini / ortaya koydukları oyunları çok iyi bilmektedir. 35. sure (FATIR) 8. ayet

Bu, kendi, ellerinizin üretip önden gönderdiği yüzündendir. Allah, kullara asla zulmedici değildir. 3. sure (ÂLİ IMRÂN) 182. ayet

Çünkü:

Körle, gören bir olmaz! Karanlıklarla ışık da bir olmaz! Gölge ile sıcaklık da aynı değildir. Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine / dileyene işittirir. Ama sen, kabirlerdekilere işittiremezsin! 35. sure (FATIR) 19-22. ayet



Bu sebeple, güzel düşünüp güzel davrananlara kazandığından fazlası / dahası da varken, kötülük kazananlar sadece “ellerinin kazandığına” teslim edilmişlerdir.

Güzel düşünüp güzel davrananlara güzellik var. Dahası da var. Onların yüzlerine kara da bulaşmaz, zillet de... Cennetin dostlarıdır onlar; sürekli kalıcıdırlar orada. Kötülük kazananlara ise kötülüğün miktarınca karşılık vardır. Ama yüzlerini bir zillet de kaplar. Onları Allah'tan kurtaracak kimse yoktur. Yüzleri gece parçalarından karanlıklarla kaplanmış gibidir. Ateşin dostlarıdır bunlar. Sürekli kalıcıdırlar içinde. 10. sure (YÛNUS) 26-27. ayet 
Dinlerini oyun ve eğlence haline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur'an ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçisi. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar, kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır. 6. sure (EN'ÂM) 70. ayet
İşte orada, her benlik önceden gönderdiği şeyi kendisi deneyecektir. Hepsi gerçek Mevlâ'larına döndürülmüş, iftira aracı yaptıkları şeyler kendilerini koyup gitmiştir. 10. sure (YÛNUS) 30. ayet

Çünkü Allah, her benliği kendi kazandığıyla karşı karşıya getirecektir. Allah, hesabı çok çabuk görür. 14. sure (İBRÂHİM) 51. ayet

Zalimlere, "kazanmış olduğunuzu tadın!" denildiğinde, kıyamet günü o kötü azaptan yüzünü kim koruyabilir? 39. sure (ZÜMER) 24. ayet



Allah, hür iradeleri ile inkârı  / küfrü seçenlerle ilgili olarak, Kur’an’da elçisine buyuruyor ki:

Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çeviren ve iki elinin hazırlayıp önden gönderdiği şeyleri unutandan daha zalim kim olabilir? Şu bir gerçek ki, biz onların kalpleri üzerine onu anlamamaları için kabuklar geçirdik, kulakları içine de ağırlıklar koyduk. Onları hidayete çağırsan da bu durumda hidayete asla ulaşamazlar. 18. sure (KEHF) 57. ayet 

De ki: "Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum." Ama sağırlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler ki! 21. sure (ENBİYÂ) 45. ayet

Sen, ölülere işittiremezsin. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ve sen, düştükleri sapıklıktan körleri de çıkaramazsın. Teslim olmuş kişiler halinde ayetlerimize inananlardan başkasına sesini duyuramazsın. 27. sure (NEML) 80-81. ayet
Artık sen ölülere işittiremezsin. Dönüp gittikleri takdirde sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ve sen körleri de sapıklıklarından aydınlığa çıkaramazsın. Sen ancak, ayetlerimize iman edenlere dinletirsin de onlar müslüman oluverirler. 30. sure (RÛM) 52-53. ayet

 Allah, Seçim ve tercihleri öyle olduğu için o kalpleri mühürler.

Yemin olsun ki, biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü örneği verdik. Sen onlara bir mucize getirsen, o inkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: "Siz, eskiyi hükümsüz kılanlardan başkası değilsiniz." İlimden nasipsizlerin kalpleri üzerine Allah işte böyle mühür basıyor. 30. sure (RÛM) 58-59. ayet
Kendilerine gelmiş bir kanıt olmaksızın Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenlerin durumu, hem Allah katında hem de inananların katında büyük bir öfke konusu olmuştur. Allah, tüm zorba, kibirli kalpler üzerine işte böyle mühür basıyor. 40. sure (MÜ'MİN) 35. ayet

İçlerinden bir kısmı seni dinler, sonra senin yanından çıktıklarında, kendilerine ilim verilmiş olanlara şöyle sorarlar: "Az önce ne söyledi?" İşte bunlar, Allah'ın, kalplerine mühür bastığı kimselerdir, boş arzularının ardına düşmüşlerdir. 47. sure (MUHAMMED) 16. ayet


 İmandan nasipsiz olanlar için Sonuç:

Peki bunlar, Kur'an'ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var? 47. sure (MUHAMMED) 24. ayet

Başlarına gelenler; ahitlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve "kalplerimiz kılıflıdır" demeleri yüzündendir. Doğrusu, Allah küfürleri yüzünden kalpleri üzerine mühür basmıştır da pek azı müstesna, iman etmezler. 4. sure (NİSA) 155. ayet

De ki: "Düşünün bakalım; Allah, işitme gücünüzü, gözlerinizi alsa, kalpleriniz üzerine mühür bassa, Allah'tan başka hangi ilah onları size geri verecek?" Bak nasıl türlü türlü açıklıyoruz ayetleri, yine de yüz çeviriyorlar! 6. sure (EN'ÂM) 46. ayet

Kendisinin ilahı olarak kendi duygu ve arzusunu almış kişiyi gördün mü? Allah onu bir ilim üzerine saptırmış, kulağı ve kalbi üzerine mühür basmış, gözünün üstüne de bir perde çekmiştir. Allah'tan sonra ona kim kılavuzluk edecektir. Hâlâ düşünüp ibret almıyor musunuz? 45. sure (CÂSİYE) 23. ayet


İmandan nasibi olanlar için Sonuç:

Ey iman edenler! Siz, kendinizi düzeltmeye bakın. Siz, doğru yolda oldukça sapmış olan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O size neler yapıyor olduğunuzu haber verecektir. 5. sure (MÂİDE) 105. ayet

Eğer hatırlatmak yarar sağlarsa hatırlat / öğüt ver! 87. sure (A'LÂ) 9. ayet


Son Söz:

 Allah, dileyene, dilediğini, dilediğince “nasip” eder.

 “Vahiy”, “Kâinat” ve” İnsan” kitaplarının “ayet”leri ışığında, Seçim ve Tercihlerimizi düşünerek ve bilinçli yapalım. İnşallah.


M. Kemal Adal
27 Şubat 2014 / İZMİR




EFENDİ DEĞİL, ARKADAŞ PEYGAMBER

Yaşar Nuri Öztürk

Basımda olan ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: ŞİRK’ adlı eserimizde ele alınan tüm konular bağlamında en büyük Kur’an devrimlerinden biri de Hz. Muhammed’in, İslam’ın çekirdek nesli olan iman arkadaşlarıyla ilişkilerinin, bir benzeri görülmemiş düzenlenme şeklidir. Bu düzenlemenin özellikle şirk bağlamında çok dikkatle değerlendirilmesi gerekir.

 Kur’an, hiçbir yerinde, ima ile bile olsa, Hz. Muhammed’i geleneksel İslam’ın kullandığı ilahlaştırıcı, toplumdan tecrit edici, farklılaştırıcı ifadelerin hiçbiriyle anmamakta, tanıtmamaktadır. Bu tür ilahlaştırıcı veya ilahlaştırmayı çağrıştırıcı ifade ve tavırları, bizzat Cenabı Peygamber’in çok sert biçimde yasaklayıp kırdığını, anılan eserin muhtelif yerlerinde gösterdik.

 Örneğin, Efendimiz’ tabiri. Hz. Peygamber, arkadaşlarının kendisine  “Efendimiz” (seyyi-düna) diye hitap etmelerini şiddetle yasaklamış, bu ifadeyi kullananların imanlarının gereğine göre değil de şeytanın keyfine göre konuştuklarını söylemiştir. Onun bu tavrı (sünneti diyelim), Kur’an’ın 10’a yakın ayetinin fiilî tefsiridir.


Evet, Kur’an, Hz. Muhammed’i hitap ettiği ve ahlaklarını ilk elden inşa ederek insanlığa örnek modeller olarak eğittiği muhataplarının efendisi, üstadı, hazreti, yücesi, şefaatçisi vs. olarak anmamaktadır.

 İniş sırasıyla 7. sure olan Tekvîr’den başlayarak, iniş sırasıyla 113. yani sondan bir önceki sure olan Tevbe’ye kadar.

 Kur’an, kendisinin mahbatı (indiği benlik) olan Muhammed Aleyhisselam’ı, hitap ettiği çekirdek neslin sadece ‘arkadaşı’ olarak anmaktadır. 

 Muhammed onların arkadaşıdır, onlar da Muhammed’in arkadaşlarıdır. İki taraf da ‘arkadaş’ sıfatıyla anılmıştır.

 Muhammed ‘efendi’, onlar ise ‘köle, basit seviyeliler, geri kalmışlar, dilenenler’ vs. diye anılmamıştır.

 Kur’an’a göre, Muhammed onların efendisi falan değildir, arkadaşıdır.

 Onlar da Muhammed’in kölesi falan değildir, arkadaşlarıdır.

AYDINLATAN DA ARKADAŞ, AYDINLANAN DA…


Eğiten de arkadaş olarak anılmıştır, eğitilen de, veren de arkadaş olarak anılmıştır alan da, aydınlatan da arkadaş olarak anılmıştır aydınlanan da, yücelten de arkadaş olarak anılmıştır, yücelen de… Bir inkılabın büyüklüğüne, gerçekliğine, insancıllığına, hakka uygunluğuna en büyük kanıtlardan biri de bu değil midir? Okuyalım şu ayetleri ve ürperelim:

 Arkadaşınız bir cin çarpmış değildir. Yemin olsun ki, onu apaçık ufukta gördü.”(Tekvîr, 22-23)

 “Yemin olsun inip çıktığı zaman yıldıza/fışkırıp çıktığı zaman çimene/süzülüp aktığı zaman Ülker Yıldızı'na / aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır ağır gelene ki, arkadaşınız ne saptı ne de azdı. O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor. İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o. Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu ona.”(Necm, 5)

 “Düşünmediler mi ki, o arkadaşlarında cinnetten eser yok. Apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir o.” (A’raf, 184)

Arkadaşınızda cinnetten eser yok! O, şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kişiden başkası değil.” (Sebe’, 46)

 “Eğer siz ona yardım etmezseniz bilin ki, Allah ona zaten yardım etmişti. Hani, küfredenler onu iki kişinin ikincisi olarak yurdundan çıkardıklarında, mağarada bulundukları bir sırada arkadaşına şöyle diyordu: ‘Tasalanma, Allah bizimle!" (Tevbe, 40)


 Şimdi biz, İslam dünyasını asırlardır, ‘Efendiler, hazretler, ekâbir, izâm, fiham, üstatlar’ve daha bilmem neler olarak boyunduruğu altında inleten maskeli putlara, Kur’an’a, imanlarının olup olmadığını sormak zorundayız.

 Kur’an’a imanları varsa, o imanla, kendilerine verdirdikleri o unvanları yan yana nasıl tutuyorlar?

 Ya Kur’an’a imanı ya o unvanları seçeceklerdir. İkisini birden seçerek ‘Kur’an mümini’ olamazlar.

 Ne yazık ki tarih bize, onların o unvanları seçtiklerini ve seçmeye devam ettiklerini gösteriyor.

 02 Aralık 2012, 12:42



13 Şubat 2016 Cumartesi

BİR NESLİ NASIL ALDATTILAR?

Yaşar Nuri ÖZTÜRK

Siyaset ve saltanat dincileri insanımızı yıllardır, Allah ile aldatıyor. Kur’an, ısrarlı bir biçimde “Allah ile aldatılmayın” diye uyarmasına rağmen aldatılıyor. Din adına işletilen en verimli tezgâh işte bu ‘aldatma tezgâhı.’ 


Asırlardır böyle…

Bu aldatmanın ne anlama geldiğini bu millet artık görmüş olmalıdır. Ne yazık ki görmüyor, görmek istemiyor, görmemesi için her türlü tedbir alınıyor. 


 Allah ile aldatmanın açtığı boşluk, zarar bakımından ondan asla geri kalmayan bir başka tehdit yaratmıştır: Sahte dinin açıklarını bahane eden inkârcı aldatma. Bu ikinci aldatmanın açtığı yaralar, birinciden hiç de geri kalmamaktadır. 


Bu ülke için en büyük tehlike ve tehdit, andığımız bu iki başlı aldatmanın ortaklaşa yarattığı tahriptir.

 Bunun çaresini ivedilikle bulmamız gerekir. 

 Bu tahrip hem ülkeyi felakete götürüyor hem de dinimize, ruhsal hayatımıza kötülük ediyor.


 Kötülüğün boyutlarını büyüten olgulardan biri de şu:

Bu tehdit içerideki dinci odaklar tarafından değil, Türkiye üzerinde asırlık emelleri olan emperyalist haçlı odaklar tarafından kotarılıyor.
Haçlı odaklar habire sahte İslamlar yaratarak dinden nefreti hızlandırıyor.

 Bunun sonucu, inkârcılığın tasallutu oluyor. Bu gidişle, tek çare, aynen bir zamanlar Batı’da olduğu gibi, vicdan ve akıl sahibi kitlelerin deizme (Allah’ı kabul edip dini ve din sınıfını reddeden düşünce) sığınmak olacaktır. 


 İslam'dan nefreti hızlandırmada siyaset dincileriyle Hıristiyan Batı güçleri tipik bir beraberlik sergiliyorlar.

İlginç bir ortak kotarım içindedirler. 

 ABD ve AB’nin içerdeki hizmetçileriyle kurdukları ittifak bu ortak kotarımın ürünüdür. 

Dışarıdakiler stratejiyi belirliyor, içeridekiler uyguluyor. 

İMAM-HATİP OKULLARINA OYNANAN OYUN


Siyaset dinciliğinin bu milleti ve bir ölçüde tüm Müslümanları Allah ile aldatmasının en çarpıcı göstergelerinden biri, imam-hatip okullarının saltanat dinciliği tarafından mahvedilmesidir. 

  İmam-hatip okullarını mahveden ve milletin göz bebeği olmaktan çıkarıp Cumhuriyet, çağdaşlık ve aydınlık için bir problem gibi algılanır hale getiren, siyaset dinciliğinin ta kendisidir. 

  Bu okullardan yetişip gelen ve sonuçta 27 yıl ilahiyat fakültesi hocalığı, dokuz yıl ilahiyat fakültesi kurucu dekanlığı yapmış bir Anadolu çocuğu olarak söylüyorum:

 İLMİN YERİNİ KULLUK ALINCA…


İmam-hatipler, bilgi (din bilimleri ve Arapça) bakımından tam bir yetersizlik içine itilmişlerdir.

 Siyaset dinciliği, bu okullarda ilmi en yüce değer olmaktan çıkarıp onun yerine kendisine sadakati, daha doğrusu kulluğu koymayı esas aldı. 

 Ve bu okullarda ilim ‘en yüce değer ve amaç’ olmaktan çıkarıldı. Hiç kimse bunu inkâr veya tevile kalkmasın. 

 Millet bu okulları, yetkin din görevlisi ve din âlimi yetişsin diye açtı. Siyaset dinciliği ise bu okulları esas amacın dışına çekip kendi siyasal çıkarlarına âlet etti.

İslamî hassasiyet ve Müslüman vicdanı böyle mi olur?

Eğer adına siyasal İslam dedikleri anlayış, bu okulları siyasetin ve sokak kavgalarının dışında tutma akıl ve basiretini gösterebilseydi, kendisi açısından da en etkili ve yararlı siyaseti üretmiş olurdu.

Ama nerede?

 Siyaset dinciliğinin inat, hırs ve küçük hesapları akıl ve feraseti daima boğmuştur. 

 Ve boğmaya devam etmektedir.

 Böylesine tutarsız ve bencil zihniyetlerin Allah-İslam-iman diye bir meselelerinin olduğuna nasıl inanacağız?

15-03-2012 11:34