İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

19 Mart 2016 Cumartesi

GÜNCEL İBRETLİK İKİ YNÖ. YAZISI

1.DÜNYALIK KARŞISINDA ALLAH’I SATANLAR

Yaşar Nuri Öztürk

09 Mart 2016, 09:36


Şirkin dayanakları olan yedek ilahların, yani dincilik baronlarının dünyalık dağıtarak başarılı olduklarını, onların avladıkları halka, bizzat Cenabı Hakk’a yönelik bir sitem ifadesiyle şöyle söyletiyor Kur’an:

“Derler ki, ‘Tespih ederiz seni; senin beri tarafından evliya edinmemiz bize yaraşmazdı. Ama sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Kur’an’ı unuttular ve helâke giden bir topluluk oldular.” (Furkan, 18)

Bu ayet, İslam camiasını sürüye dönüştüren tarikat şeflerinin ‘Allah ile aldatma’ sistemlerinin mahiyetini muhteşem bir biçimde anlatmaktadır.

Dinciliğin aldatma mekanizmasının (dilerseniz başarısının deyin) omurgasında ‘nimetlenme ve nimetlendirme’ vardır.

Dincilik, dünyalık karşılığında Allah’ı satacak tıynette olanlara, dünyalık vererek onları Allah’ın iradesinin tersine yönlendiren bir zulüm ve iblislik kurumudur. Tarihin en eski ve en köklü zulüm ve iblislik kurumu...

Nimetlendirilenler ister Allah ile aldatan ‘şeytan evliyası’ olsun ister onların ardı sıra gidenler, fark etmez. İki halde de, bu çevrelerde esas rolü nimet ve çıkar oynamaktadır.

Nimet ve para, içeriden ve dışarıdan birlikte akıtıldığında ise (bugünkü Türkiye’de olduğu gibi) artık Allah, bu çıkarların izin verdiği nispette kullanılan bir araç olmanın ötesinde hiçbir anlam ifade etmez olur.

Bugünkü Türkiye’de ‘dincilerin Allah’ı’ işte böyle bir araçtır.

Onu Kur’an’ın tanıtığı ‘her şeye egemen amaç olarak görenler büyük hatalar işlerler. Ve işlemektedirler.

Bunlara şunu anlatamıyoruz:

Hesaplarınızı dincilerin araç-Tanrılarına göre değil, Kur’an’ın tanıttığı amaç-Tanrı’ya göre yapın. Aksi halde dünyanız da ahiretiniz de mahvolur.

Dincilerin sadece ahiretleri mahvolmuştur, sizin, buna ilaveten dünyanız da mahvolur. Nitekim dinciler, bu hesap hatasına düşenlere dünyayı zindan etmektedirler. Ve daha da edeceklerdir.

Bu söylediklerimizi duyup dinleyenler bize şunu soruyorlar:

“Yani dincilerin Allah’ı yok mu?”

DİNCİLERİN ALLAH’I KUR’ANIN ALLAH’I DEĞİL

Vicdanımıza bizzat Kur’an tarafından üflenen cevabımızı açık ve net olarak bir kez daha tekrarlayalım:

“Dincilerin, İslam’ın tanıttığı anlamda bir Allahları yoktur.”

Böyle olunca da dincilerin dinleri de yoktur. Bu tespit onları nasıl nitelemenizi gerektiriyorsa öyle niteleyin!

Kur’an bize şunu, çok eskimez bir bilgi ve pörsümez bir vicdan halinde vermiştir:

Hiç kimse nüfus kâğıdı, iddiaları, sloganları, hatta namazları, oruçlarıyla ‘Allahlı adam’ Allah’a imanı olan mümin olamaz.

Allah adamı hiç olamaz! Bırakın ‘Allah adamı’ olmayı, Allahlı adam olmak için bile, Allah’a, sadece Allah’a teslim olup Allah’a, sadece Allah’a kul olmak lazımdır.

Bu sadecelerden herhangi biri en küçük bir zedelenmeye uğradığında, bütün gününüz namaz kılmakla da geçse, Kur’an sizi lanetlemekte ve Allahsız ilan etmektedir.

Bu gerçekleri söylüyoruz diye bize kızmakla hiçbir şey kazanamazlar.

Namaz kılmayanlara değil, riya ile namaz kılanlara lanet eden bir kitap var önümüzde.

Kur’an bunu söylerken, biz hiç kimsenin yüz metreye bir ‘zarar mescidi’ yapmak veya ‘Peygamber’in iki rekât kıldığı Cuma namazını 16 rekâta yükseltmek şeklindeki afra tafralarına dindarlık diyecek irfansızlardan olamayız.



2.TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN EGEMENLİĞİNİ TAHRİP SİYASETLERİ

Yaşar Nuri Öztürk

 10 Mart 2016, 10:13

Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği konusundan hangi vesileyle söz edilirse edilsin, akla hemen bu cumhuriyetin kurulduğu günlerde karşılaştığı bâdireler gelmektedir.

 Egemenliğimizin daha ilk günlerden beri karşılaştığı temel tehlikeler bugün de aynıdır ve daima şu iki başlık altında belirginleşmiştir:

1. İrticaî tehdit,
2. Bölücü tehdit.

 Dikkatlerden kaçmayan bir başka nokta da bu iki tehdidin her zaman ve tartışmasız bir biçimde dışarıdan kotarıldığı ve içimizden kendisine destek ve yandaş bulduğudur.

11 Eylül terör olayının ardından siyasetlerini İslam ekseninde yoğunlaştıran Batı, özellikle ABD, Türkiye’de laik devletin egemenliğini sarsmak ve ülkemizi ‘BOP Projesi’ için bir atlama taşı ve ikmal alanı’ haline getirmek maksadıyla beklentisini daha çok irtica odaklı tahribe yönlendirmiş bulunuyor.

İrtica, dinin ihanet aracı yapılması halinde vücut bulan kötülüğün adıdır. 

Tarihte hep Hıristiyan Batı çıkarları uğruna kullanılmış ve işletilmiştir.

Günümüzde daha çok siyasal İslam unvanıyla sahneye çıkan irtica, tarihi boyunca desteği, itibarı, alkışı Müslümanlardan almış, hizmeti hiç aralıksız emperyalist güçlerin çıkarı uğrunda sergilemiştir. Bilerek veya bilmeyerek.

Ne ilginçtir ki, Kur’an da, irticayı ‘Ehlikitap (haçlı-siyon) hesabına işleyen fitne’ olarak göstermektedir. (bk. 3/72)

KURTULUŞ SAVAŞI VE İRTİCA

 Bizim Kurtuluş Savaşı destanımız temelde iki düşmana karşı verildi:

Vatansızlar, 

İmansızlar.

 Atatürk şöyle diyor:

“Birtakım vatansızların ve dinsizlerin propagandaları bizim için hareket düstûru olamaz.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 6/118)

Kurtuluş Savaşı’nın serüvenini basîretle inceleyenler görürler ki ‘vatansızlar’ içinde önemli miktarda mürteci vardır. Yani din perdesi altında hıyanet sergileyenler...

Eğer ortada bir ihanet yoksa din omurgalı yanlışlar irtica diye anılamaz.

Dindardaki yanlışlar, hurafe olur, cehalet olur, geleneksel tutuculuk olur. Bunların tümü bilgisizlik, bilinçsizlik olayıdır.

İrtica ise bilinçli ve organize hıyanet olayıdır.


 Emperyalist ruh ve emellerini, bugün, küreselleşme perdesi altında yaşatan Batı, işte bu yüzden, İslam dünyasında iki mirası kendisi için çok ciddi engel olarak görmekte ve bu iki mirasın tahribini siyaset ve stratejilerinin esası yapmaktadır:

1. Muhammed mirası yani İslam,

2. Mustafa mirası yani Atatürk cumhuriyeti.

 Egemenliğimizin Kurtuluş Savaşı’nda ve bugün temel ve yıkılmaz direnç kaynağı olan bu iki miras çeşitli bahaneler, operasyonlar, müdahalelerle yozlaştırılarak etkisizleştirilmek istenmektedir.

Türkiye bu iki mirasın en dirayetli coğrafyası olduğu içindir ki, BOP ve benzeri sömürü ve istila projelerinin öncelik ve ivedilikle hedefe yerleştirdikleri ülke olmuştur.

Türkiye, sadece anavatanı olduğu Atatürk mirasına yönelik tahribin değil, İslam mirasına yönelik tahribin de temel hedefidir.

11 Eylül sonrasının din ve özellikle İslam ekseninde seyreden siyasetlerinden en büyük ıstırap payını Türkiye almaktadır. Gelişmeler iyi niyetle değerlendirilseydi bunun tamamen tersi olacaktı. Ama olamamıştır.

ANKARA TERÖRÜNÜN ARDINDAN

Armağan KULOĞLU

19 Mart 2016 Cumartesi 00:00

Yine feci bir terör saldırısıyla karşı karşıya kaldık. Birilerinin dediği gibi, asla terörle yaşamak mecburiyetinde olmadığımızı söylemek, bu duruma nasıl geldiğimiz ve hangi tedbirlerin alınması gerektiği hususunda da düşüncelerimi paylaşmak isterim.
Meydana gelen terörün sebepleri
Terörün karakteristik özelliği, ne zaman, nerede, ne yapılacağının bilinememesidir. Hukuk dışı olmasıdır. Dolayısıyla inisiyatif teröristtedir. Terörü önlemenin yolu, teröristin bu inisiyatifi kullanmasına imkân vermemek, güçlü ve yaygın istihbaratla önceden haber alıp, eylem gerçekleşmeden önlemektir.
İç istihbarattan sorumlu kurumlar, genelde MİT, şehirlerde Emniyet, kırsal alanda da Jandarmadır. Meydana gelen olay, istihbaratta bir eksiklik olduğunu göstermektedir. Birçok olay, alınan istihbaratla önlenmiş olsa da aradan kaçanlar felaketlere sebep olmaktadır.
Terör örgütleri iş birliği içinde hareket etmekte, taşeron da kullanmaktadır. Son olaydan önce eylem olacağına ilişkin bilgiler ortada dolaşmasına rağmen engel olunamamıştır.
Örgütün, çözüm sürecinin yarattığı zafiyetten istifadeyle güneydoğu şehirlerimizde yoğun hazırlık yaptığı ve kontrolü ele geçirdiği bilinmektedir. Bununla mücadele için güvenlik güçleri büyük bir mücadele vermekte, adeta şehirleri kurtarmaktadır.
Örgüt güç ve prestij kaybetmiştir. Zafiyet içindedir. Bu nedenle eylemi ülke geneline yaymak ve özellikle başkentte gerçekleştirmek suretiyle varlığını ve ayakta olduğunu ispatlama peşindedir. Dehşetin yanında fısıltı gazeteleriyle toplumda dehşet, infial ve korku yaratarak, çözüm sürecine/müzakerelere yeniden dönme amacındadır.
Örgütün siyasi hedefi ülke içinde bir Kürt devleti kurmaktır. Irak ve Suriye'deki Kürt yönetimleriyle de entegre olarak devleti büyütmektir. Suriye'deki durum, PKK/PYD ilişkisi de bu olayların güçlü bir sebebidir.
Alınması gereken tedbirler
- Uzun bir süre, Emniyet içinde yapılanan bir grup, belirli yargıyla da iş birliği yaparak, önce TSK'nın ve cumhuriyet sevdalılarının itibarsızlaştırılmasıyla uğraşmıştır. Sonra Emniyet içinde paralel yapı olarak teşkilatlanan bu yapıyla, yani yaratılan canavarla, yine Emniyet mensupları vasıtasıyla mücadeleye girişilmiştir. Dolayısıyla gayret başka alanlara kaydırıldığından esastan ayrılınmış, kendilerinin kritik yerlere yerleştirdikleri personel görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Liyakat ve ehliyet düşünülmemiştir. Personel yetiştiren kurumlar kapatılmıştır. Bu durum zafiyete sebep olmuştur. Sorunu hem kısa, hem de uzun vadeli tedbirlerle giderici tedbirler alınmalıdır.
- Yönetim sürekli olarak yoğun bir şekilde kendilerinin iyi yönettiklerini söyleyip, elindeki bütün güçleri kullanarak algı operasyonu yapmaktadır. Yöneten kendileri olmasına rağmen, doğrudan veya yandaş medya vasıtasıyla muhalefeti suçlaması inandırıcı gelmemektedir. Bunun yerine erdemli hareket ederek özür dilemesi, daha etkin tedbirler alacağını söylemesi, topluma güvenli olacağına ilişkin moral vermesi daha doğru olacaktır.
- Gerektiği yerde ve zamanda emir komuta birliğini sağlamak ve tedbirleri etkinleştirmek için, anayasa ve yasalara uygun, olağanüstü hal veya sıkıyönetim ilanını, prestij kaybı veya inisiyatifi askere kaptırmak olarak görmekten vazgeçmelidir. Halen başarıyla yürütülen operasyonlara da sonuna kadar devam edilmelidir. Kesinlikle pazarlığa girilmemelidir. Çözüm süreci de artık ağza alınmamalıdır.
Terörle mücadelede de dış politikaya önem verilmelidir.
- Başta Suriye, sonra Irak ve diğerleri olmak üzere dış politikada radikal değişikliğe gidilmelidir. Bu konuda siyaset karar vermeli, ancak siyasiler icraya müdahale ederek durumu bozmamalıdır. Özellikle Barzani'nin bağımsızlık teşebbüsünde bulunduğu, PYD'nin özerklik peşinde koştuğu, AB'nin mızıkçılık yaptığı bu safhada radikal siyasi kararlar alınması ve uygulamaların da diplomatlara bırakılması zaruri hale gelmiştir.
- Toplum duyarlı olmalı, devlet de topluma zamanında ve doğru bilgi vererek dedikodularla panik yaratılmasının önüne geçmelidir.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ sitesinden 19.03.2016 tarihinde yazdırılmıştır.

18 Mart 2016 Cuma

MEHMET AKİF ERSOY: ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE




Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
Mehmet Akif Ersoy

MEHMET AKİF ERSOY ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE ...




DİP NOT:

18 Mart Şehitler günü vesilesi ile, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Silah Arkadaşları olmak üzere bizlere bu toprakları vatan yaparak emanet eden,  tüm şehit ve ebediyete göçen gazilerimizi saygı ve minnetle anar ve Allah'tan rahmet dilerim. Ruhları şad, mekanları da cennet olsun İnşallah.

M. kemal Adal

DOST, EY DOST!...






24 Şubat 2013, 12:03
Yaşar Nuri Öztürk
info@yasarnuri.com


 “Dost dost diye nicesine sarıldım. Benim sadık yârim kara topraktır” diyor Âşık Veysel.

Kara toprak, hepimizi, en şefkatli anne olarak, bağrına basacaktır, bu bir gerçek. Çünkü toprak, bir şey beklemeyen dost, hiçbir eksiği görmeyen, bütün kötülüklere iyilikle karşılık veren annedir.

Gönül ve sevgi kurumu tasavvufta anne toprağa, baba göğe benzetilmiş ve şöyle denmiştir:

 “Üzerinde gezdiğimiz toprak, başımızın üstündeki semadan yücedir.”

Gök; parıltılı, cilveli, çekicidir ama kara bahtımızın bütün ak bereketleri, kara topraktan çıkar. Kara günlerde bizi o kucaklar.

Tasavvuf tarihinin “önder” diye yücelttiği ölümsüz Cüneyd el-Bağdadî (ölm. 296 / 908):“Sûfî, yani, gönlünü ve hizmetini Hak yoluna adamış kişi, toprağa benzer”  diyor ve ekliyor:

Bakın toprağa, ona her türlü çer-çöp, kirli şey atılır; fakat ondan hep güzel şeyler zuhur eder.

Anadolu’nun koca gönüllü Âşık Veysel’i, Cüneyd’den bin yılı aşkın bir zaman sonra bu gerçeğe şöyle değinecektir:

“Karnın yardım kazmayınan, belinen
Yüzün yırttım tırnağınan, elinen
Yine karşıladı beni gülünen
Benim sadık yârim kara topraktır.”


Evet, kara toprak, böylesine cömert ve sevecendir. Ne var ki, yalnız kara toprağın ‘sadık yar’ olacağı bir dünya, derdi çekilecek bir dünya değildir. Mutluluk için ‘insan dostlar’ da lazım.

 Kur’an; dostluk (uhuvvet) sırrının erdiriciliğini mucize boyutlarda ele alan, ezel dostunun kelamıdır. Her şeyden önce, iman beraberliği, zaman öncesi başlayan ve zaman üstü değeri olan bir dostluk olarak veriliyor.

Îsar ahlakı -ki başkalarının mutluluğunu kendi çıkarlarına yeğlemektir- bir dostluk ahlakıdır.

İman sırrı, ezelde, mîsak denen bir mukaveleyle ve Yaratan-yaratılan arasında başlayan bir dostluk oluşturur. (bk. A’raf, 172)

 Bu dostluk ahdine vefa, önce Allah’a bağlılığı, ardından da iman çerçevesi içine girmiş olanlara ve giderek Allah’ın tüm kullarına dostça davranmayı gerektirir. 

“Aldatan, bizden değildir diyor emin dost Hz. Muhammed.

Çünkü aldatmak, dostluk sırrını tahrip etmektir.

 Aldatanlar, Emin Elçi’nin bağlıları olamazlar.

 İman eri odur ki, varlığı, özellikle insanı büyük dostun rengini, çizgisini, kokusunu taşıyan haberci olarak görür ve dost hatırına sever.

Çağları dize getirmiş Yunus Emre’nin dediği gibi, “yaratılanı, Yaratan’dan ötürü sever.”

AHDE VEFA YOKSA…

Kur’an, ezel dost Allah’a, ezelde verdiğimiz sözün dünya planında hatırlanmasına ve gereklerinin yapılmasına ‘ahde vefa’ diyor ve bunun zedelenmemesine özen göstermemizi istiyor. (bk. Bakara, 27)

Ve ezel dostunun en büyük dostu zamanlar üstü Peygamber: “Ahde vefası olmayanın imanı da olamaz diyor.

Ne ilginçtir ki, en büyük Allah dostu Yüce Peygamber’in, eşsiz çilelere katlanarak tanıttığı mesaj karşılığı insanlıktan istediği tek şey Ehlibeyt’ine sevgi ve dostluktur. (bk. Şûra, 23)

 Ve ne ürperticidir ki, Arab’ın, o masum Resul’ün bu masum isteğine verdiği cevap, onun, “cennet çiçeğim” diye koklayıp öptüğü torunlarının birini zehirleyerek, birini de hançerleyerek öldürmek olmuştur.
Allah’ın, anne-baba-evlat-kardeş gibi kan ve beden bağı ifade eden ilgilerden uzaklığı, tanrılığın bir niteliği olarak, Kur’an tarafından ısrarla ifade edilir. Ama aynı Kur’an’a göre:

Allah’ın dostları vardır” ve “Allah dostları için ne korku vardır, ne de hüzün, dünya ve ahirette muştular vardır onlar için.” (Yunus, 62-64)

Tasavvufta, Yaratıcı’dan ‘dost’ diye söz edilir. Bir derviş için, en büyük eriş, bu ölümlü dünyadan, mezar denen sonsuzluk istasyonunun taşına ‘Hû Dost’ yazdırabilmeyi gerçekten hak etmiş olarak ayrılabilmektir.

Mezar taşına ‘Hû Dost’ yazdırmayı gerçekten hak edenlere selam olsun!