İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

8 Mayıs 2016 Pazar

ATATÜRK'ÜN ÇİLESİ



( GEÇMİŞ BİLİNMEDEN, GELECEK TASARLANAMAZ. –  M. Kemal ADAL)



Prof. Dr. CAVİT ORHAN TÜTENGİL. (*)

ATATÜRK'Ü ANLAMAK ve TAMAMLAMAK (**)


"Atatürk Cumhuriyet Türkiye'sinin bir simgesi olmuştur. Bunun içindir ki Atatürk'e yöneltilen saldırılar dolaylı olarak Cumhuriyet Türkiye'sine, onun temel ilkelerine karşıdır.

 Yeni Türk Devleti'nin kurucusunu yakışıksız kötülemelere karşı korumak amacını güden ''Atatürk Kanunu'' da esasında bir kişiyi değil Cumhuriyet Türkiye'sini esirgemek istemektedir. ATATÜRK İLE CUMHURİYET TÜRKİYESİ ARASINDAKİ ÖZDEŞLİK  devam ettiği sürece bu yalnız olağan değil zorunludur da. Çünkü bir yandan Cumhuriyet kök salıp bilinçlere yerleşirken bir yandan da eski dönemin özlemcileri bir karşı-devrim çizgisi üzerinde buluşmaktadırlar.
  
 Söz konusu ettiğimiz özdeşlik bazı sakıncaları da birlikte getirmektedir.

 Haklı olarak yakındığımız, bir aşırı uçtan ötekine herkesin ''Atatürkçü'' geçinmesi bu yüzdendir. Böylece, bir amaca ulaşmak için araç olarak kullanılan ''Biçimsel Atatürkçülük'' ortaya çıkmaktadır. 

Öte yandan, Atatürk'ün kişiliğine ve görüşlerine bir dokunulmazlık, bir ''tabu'' havası getirmeye çalışanlar Kemalizmi dar kalıplara hapsedip Atatürk'ü de bir ''evliya'' haline sokmaktadırlar.

 Öze inmeyen tek bir davranış ya da tümceden yola çıkan yorumlar o kadar değişik ve karşıt Atatürk'lere varmıştır ki ''Gerçek Atatürk''ü bulmak bir hayli güçleşmiştir. 

 Atatürk'ün yaşamı ve Türk Devrim Tarihi'nin taktik gereği izlediği doğrultular, onayalım ki, temele inmeyip yüzeyde dolaşanlara bazı ipuçları vermektedir.

Atatürk, kişiliği ve devrimleri ile bir bütündür.

 Doğrusunu söylemek gerekirse ayrı ayrı devrimler değil, birbirini tamamlayan tek bir ''devrim'' vardır. Koşulların, belli bir amaca ulaşmanın zorunlu kıldığı eylem ve düşünce ayarlamalarının dışında izlenen tek bir yön olmuştur.

 Atatürk bunu şu kelimelerle dile getirir: ''Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket devamlı bir istikamet muhafaza etti. Biz daima Şark'tan Garb'e yürüdük.''

 Bu sözlerin de açıklıkla ortaya koyduğu gibi Atatürk Devrimi yüzyıllardır süre gelen bir oluşun, tarihle hesaplaşmanın kazandığı biçimdir, kesin bir ''durum alış''tır.

Uzak geçmişi bir yana bırakıp yaşadığımız günlere bakacak olursak Atatürk Devrimi konusunda ikili bir uyanışın belirginlik kazandığını görürüz. Bu ikili uyanış, olumsuz ve olumlu iki yüzü ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Her ikisinin ortaklaşa yanı, zaman içindeki bir birikimin eylem alanına çıkacak kadar bilinçlenmiş ve güçlenmiş olmasıdır.

 Uyanışlardan ilki, Cumhuriyet ile başlayan ''tortu''ların çok partili hayatta biçim ve güç kazanarak ulaştığı Nurculuk aşamasıdır.

 Gerçek Müslümanlığa dönüş parolası arkasında Şeriata dayanan devleti, bağnazlığı ve Atatürk düşmanlığını savunan Nurculuk, iç ve dış desteklerle yığınlara kök salan bir akım olmuştur. 

 Saldırılarının baş hedefini ''deccal'' diye nitelendirdiği Atatürk ve Türk devrimi teşkil etmektedir. 

 . Bunlara göre ''Mustafa Kemal'' ve ''Atatürk'' birbirine karşıttırlar. Mustafa Kemal'e sığınarak Atatürk'ün kuyusunu kazmaktadırlar. Devrim konusunda ise parçalayıcı bir tutumla tasniflere girişmekte, ''tutmuş'', ''tutmamış'' gibi ayırımlar yapmaktadırlar.
Bu akımın yanı sıra ''yarı aydın''ların ve ''kötü politikacı''ların Atatürk'ün ve devrimin bütünlüğüne uzanan bölücü yorumlarını görmekteyiz
  
 İkinci uyanış, Atatürk'ü eserleri ve fikirleri ile tanıyan gençlikten gelmektedir. 

 Geniş bir açıdan bugünden düne doğru Atatürk'e baktıkları zaman ülkücü gözlerinde  Atatürk daha da yücelmekte, benzer koşullar içinde kesin davranışı ve büyük devlet adamı nitelikleri gençleri adeta büyülemektedir.

 Atatürk'ü yakından tanımak mutluluğuna erenler çoklukla jestlerinin ve fizik görünüşünün etkilerini kendi yaşantılarına katarak Atatürk'ü sevmenin kolay yolunu bulmuşlardı. 

Genç kuşaklar için Atatürk kaş, saç ve göz öğelerine değil, eylem ve düşünce özelliklerine bağlı bir özenme konusudur. Onun önderliğinde nereden nereye geldiğimizi, kendilerine beslediği güvene yaraşır bir sorumluluk anlayışıyla bilmektedirler. 

 Eserinin bilinçli bekçiliğini yapmaktadırlar.

1966 Türkiyesi Atatürk'ün çilesine yeni bir çizgi getirmiştir.

 Adalet yılını açış konuşmasını Nurculuğun tehlikelerine dikkati çektikten sonra Atatürk'ün "Bursa Nutku" ile bitirmesi Yargıtay Başkanı İmran Öktem'in üzerine yıldırımlar çekmiştir.

 Bazı gençlik kuruluşlarının "Bursa Nutku"nu yayması ise bir kovuşturmanın konusu olmuştur. 

 Bu vesile ile yargılanan gençler değil Atatürk'ün kendisi olmaktadır. 

 "Bornova Savcısı"na göre "Bursa Nutku'nun el yazısı ile yazılmış müsveddeleri veya fotokopisi bulunmadıkça" Atatürk'e ait olduğunu kabul etmek mümkün değildir.

Bize kalırsa, bu konuda üzerinde durulması gereken Atatürk'ün yargılanması değil, bu yargılanmanın niçin 1966 yılına rastladığıdır.

 Bilindiği gibi "Bursa Nutku" yeni bir konu olmayıp 1949 yılından bu yana siyasa çatışmaları içinde zaman zaman ortaya çıkmıştır. 

 Atatürk'ün Bursa konuşmasının ana teması ise Cumhuriyet'e kasteden davranışlar karşısında gençliğin, ilgililerin işe el atmasını beklemeden olaya karışması, güç kullanarak Cumhuriyet'i savunmasıdır.

 "Bursa Nutku"nu sorguya çeken "savcı"nın 1966 yılını seçmiş olması sebepsiz olmasa gerektir. Gelecek yılların doruğundan geriye bakarak 1966 üzerinde durunca bu seçimin bir rastlantı ötesinde bağlandığı nedenleri açık ve seçik olarak görebileceğiz.

ŞİMDİDEN İNSANIN ZİHNİNDE BÖYLESİNE BİR SORU CANLANMAKTADIR: Bin dokuz yüzlerin bilmem hangi yılında  ( veya İki bin onlu - yirmili yıllarda da diye düşünebiliriz- MKA)  ÜLKEMİZİN KOŞULLARI, ATATÜRK’ÜN AŞAĞIDAKİ SÖZLERİNİ "SAVCI" LARDAN BİRİ İÇİN SORUŞTURMA KONUSU YAPARSA DURUM NE OLACAKTIR?  

"El yazısı" ya da "fotokopi" istenmesi halinde Türk Tarih Kurumu ya da Türk Devrim Tarihi Enstitüsü yetkilileri Atatürk'ü savunmaya hazır mıdırlar? Ellerindeki belgeleri titizlikle korumaları için "Bursa Nutku" ile eşanlamlı olan tümcelere ilgilerini çekmekle yetinelim. 

 Atatürk diyor ki: "Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet fakrü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!"

Çeşitli bakımlardan Atatürk'ü kemirenlerin yanında bir gerçek, bütün görkemiyle karşımıza  çıkıyor.  Geçen zaman Atatürk'ü eskiteceğine gözlerimizde daha da büyütmektedir.

Buna bakarak, gelecek kuşakların onu daha iyi değerlendireceklerine ve anlayacaklarına  inanıyorum.  Atatürk'ün çilesi dediğimiz şeyler bizim çilemizdir.

O, görevini yapmış insanların iç huzuru ile bizi gözetliyor.  Sorumluluğunu duyan ve bilen evlatlarının Türkiye'nin devrim bayrağını, canları pahasına da olsa elden bırakmayacaklarına inanıyor. 

ATATÜRK TÜRKİYE'SİNİN YÖRÜNGESİNİ DEĞİŞTİRMEYİ TASARLAYANLAR ATEŞLE OYNADIKLARINI  BİLMELİDİRLER."

DİP NOT:

 EVET: "ATATÜRK TÜRKİYE'SİNİN YÖRÜNGESİNİ DEĞİŞTİRMEYİ TASARLAYANLAR ATEŞLE OYNADIKLARINI  BİLMELİDİRLER."

(*) : Cavit Orhan Tütengil (d. 1921 Tarsus, ö. 7 Aralık 1979 İstanbul) Türk akademisyen.
İlk ve ortaokulu Tarsus'da bitirdi. Lise eğitimini 1940 yılında İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladı. 1944 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. 1944-53 arasında Antalya ve Diyarbakır liselerinde Felsefe Grubu Dersleri öğretmenliği yaptı. Kepirtepe ve Aksu Köy Enstitülerinde çalıştı. MEB tarafından iki yıllığına incelemelerde bulunmak üzere İngiltere'ye gönderildi. 1953 yılında Sosyolojiasistanı olarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde akademik yaşamına başladı. Doktorasını "Montesquieu Siyasi ve İktisadi Düşünceleri" üzerine yaptı. 1960 yılında doçent oldu. 7 Aralık 1979 tarihinde evinden üniversiteye giderken silahlı saldırıya uğradı ve öldürüldü.
Temel ilgi alanı "Gelişme Sosyolojisi" idi. Tütengil'e göre, Türkiye, bir geçiş ülkesidir. Bu geçişte pusula ise Atatürk'ün düşünceleridir. Atatürk'ün gençlere öğütleri arasında yer alan "benim yapmak istediklerimi tamamlayınız" sözü onun için özel bir yere sahip olmuştur. 10 yıla varan öğretmenliği sırasında, eğitim sorunlarına sadece kuramsal değil, pratik düzeyde de öneriler getirmiştir. Tütengil, yıllarca Cumhuriyet Gazetesi'nde denemeler yazmıştır.


 (**) "ATATÜRK'Ü ANLAMAK ve TAMAMLAMAK: Nurer UĞURLU başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır. Dizgi - Baskı - Yayımlayan: Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Kasım 1998 ATATÜRK'Ü ANLAMAK ve TAMAMLAMAK Prof. Dr. CAVİT ORHAN TÜTENGİL. CUMHURİYET GAZETESİNİN OKURLARINA ARMAĞANIDIR." Kitabından alıntılanmıştır


Nur içinde yatınız; İnşallah: Ruhlarınız şad, mekânlarınız da  cennet olsun Büyük Atatürk ve izleyicisi TÜTENGİL.


​ 
T.C. / M. Kemal Adal 
            8 Mayıs 2016 / İZMİR


7 Mayıs 2016 Cumartesi

GİZLİ AJANDA KALMADI


07.05.2016 00:07
Siyasi gündemimizde çok enteresan gelişmelere yol açan beyanlar oldu. Üstelik bu beyanlar devletin en üst kademesindekiler tarafından yapıldı. Bu beyanlardan biri, laikliğin anayasada yer almaması ve anayasanın dindar olması, diğeri de tarihimizi 1919 yılından sonra başlatan anlayışın kabul edilemeyeceğine ilişkindi.

Laiklik karşıtlığı yeni değil

Mevcut yönetimin laiklik karşıtlığı, içinden doğduğu siyasi parti ve anlayışın özünde olan bir yaklaşımdır. Bu düşünce önceden olduğu gibi, yönetimin iktidar olmasından itibaren de devam etmiştir. İktidar olmanın verdiği güçle de daha etkin bir şekilde ifade edilmiş ve uygulamaya konmuştur.

Laiklik karşıtlığı açıklıkla uygulanmasına rağmen bugüne kadar bu kadar net bir şekilde ortaya çıkmamıştır. Laikliğin yeni anayasada yer almaması ve anayasanın dindar olması gerektiğinin ifade edildiği makama bakıldığında, rejim değişikliği tehlikesinin hangi boyuta geldiğini görmek mümkündür. Her ne kadar bunun, yandaşlarca şahsi görüş olduğu söylenmeye çalışılsa da bu yaklaşım, bugüne kadarki uygulamalara, söyleyen zatın makamına ve geçmişine bakıldığında inandırıcı olamamaktadır.

Bu yaklaşım, mızrağın artık çuvala sığmadığını gösterdiğinden, yakın bir zamana kadar, "acaba kafalarının arkasında bir gizli ajanda mı var" düşüncesini tamamen ortadan kaldırmıştır.

Bu durum, bir zamanlar iktidarın "laiklik karşıtı hareketlerin odağı olma" suçu nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından cezalandırılmasıyla kendini göstermişse de, konu zaman içinde gündemden düşmüştür. Konunun gündem dışına çıkmasında, yönetimin iktidar olma gücünü kullanmasının ve TSK başta olmak üzere etkin anayasal kurumlara kurulan tuzaklarla onların etkisiz duruma getirilmesinin etkili olduğu bilinmektedir.

Her ne kadar bu tuzakların Cemaat tarafından yapıldığı söylense de ve onlara karşı "paralel devlet" adıyla mücadeleye girişilse de, bu mücadelenin Cemaatin kendilerine de tehdit olmasıyla başladığı ve o ana kadar onlara destek verildiği, birlikte hareket edildiği açıktır.

Değişim ve dönüşümle Yeni Türkiye

Yönetimin iktidar olmasıyla başlattığı değişim ve dönüşümün temelini eğitim sistemi oluşturmuş, sistemi millî eğitimden dini eğitime dönüştürme projesi kademe kademe uygulanmıştır. Çağdaş ve Türk Millî Gençliği yerine dindar gençlik yetiştirme düşüncesi ön planda tutulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinden uzaklaşılmış, millî bayramlarımız unutturulmaya çalışılmış, Türklük yok sayılmış ve bunların izlerini her yerden silme çabası gösterilmiştir. Türk Milleti yerine ümmet anlayışı benimsenmiş ve bunlar her fırsatta dile getirilmiştir.

Bütün inançların güvencesi olan laiklik çarpıtılmış ve sonunda anayasadan çıkartılmasına varacak kadar de ileri gidilmiştir.

Anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddeleri hedef alınmıştır. Cumhuriyetin ilkelerine, devrimlere ve Atatürkçü Düşünce Sistemine karşı savaş açılmıştır. Var oluşlarının nedeni anayasa ve edilen yeminler bir tarafa bırakılmış, açıktan anayasaya karşı suç işlenmiştir. Bunu düşünce özgürlüğü kılıfına sokmak mümkün değildir.

Ulus devlet, üniter devlet, laik devlet anlayışı değişim ve dönüşüme uğratılarak rejim değişikliğine gidilmiş, buna da Yeni Türkiye denmiştir. Şimdi de iç siyasi manevralarla rejimin daha çabuk ve köklü değişimi hedeflenmektedir.

Türklük ve Türk Devletleri tarihi daha eski

Tarihimiz sadece Osmanlı İmparatorluğu tarihi olan 600 senelik değil, çok daha öncelere dayanmaktadır.

Osmanlı da bizim tarihimizdir. Birinci yarısında övünülecek çok da tarafı vardır. Ancak referans alınması gereken Orta Çağ karanlığı değil, modern, çağdaş, cumhuriyetçi, laik, ulus devlet ve üniter devleti yaratan ve bize bu kutsal vatanı bırakan gelişimdir. Bu da 1919'dan başlayan Türkiye Cumhuriyeti tarihidir.

Bölücülerin üniter ve ulusal, yönetimin laik yapıyı hedef aldığı bu dönemde, Türk Milletinin külliyeleri bir taraf bırakıp, Osmanlı hevesi yerine, Cumhuriyet aşkıyla dolu bir yaklaşım sergilemesi varlığının ve geleceğinin teminatı olacaktır

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ sitesinden 07.05.2016 tarihinde yazdırılmıştır.


6 Mayıs 2016 Cuma

KOMUTANLIK VE ASKERİ LİDERLİK HAKKINDA


SUBAY OLMAK İSTEYEN GENÇLERE ÖĞÜTLER VE KOMUTANLARA (AMİRLERE ) HATIRLATMALAR



Türk Subayı, muhakeme kudretine haiz, açık görüşlü, her şeyi evvelden düşünebilir, kararında durur, kararının icrasında dayanıklı ve cevval, harp talihinin değişikliklerinden müteessir olmaz, taşıdığı yüksek şeref ve mes'uliyeti tamamıyla müdrik bir şahsiyettir. Her sahada komutan ve mürebbidir.

 Subay adayları Türk Silahlı Kuvvetlerine katılan her yeni asker gibi yemin ederler.

Gençler, eğer edeceğiniz yemine sadık kalamayacak ve:

Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyetine doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerinize itaat edemeyecekseniz;

Askerliğin namusunu, Türk sancağının şanını canınızdan aziz bilip, icabında Vatan, Cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatınızı feda eyleyemeyecekseniz;

Ne diye namusunuz üzerine and içerek kendi istek ve seçiminizle Türk ordusunda muvazzaf bir subay olmak isteyesiniz  ki ?!..


Subay olmayı,  sadece sıradan bir meslek ve kolay bir maişet (geçim, geçinme) kapısı olarak görüyor ve düşünüyorsanız subay olmayın.




 Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün ordusuna subaylık, üç-beş kuruş maaş karşılığı katlanılacak sıradan bir mesleğin icrasının ötesinde; düşman namlusu ucunda bir yaşam, kâh şehirde ve dağda bölücü terörün (ve maalesef günümüzde)  kâh hapiste zulmün son bulması için, bedeli icabında kan ve can ile ödenen,  ancak vatan ve millet için meşakkati zevk edinenlerin yapabileceği bir şekilde vatana, millete ve hakka hizmetin onurunu kazanma uğraşıdır.


Sadece yasaların verdiği rütbe ve makam yetkilerinizle, maiyetiniz üzerinde hâkimiyet kurabileceğinizi ve savaşta ve barışta, askeri liderlik vasıflarınız olmaksızın birliğinizi vazifesini başaracak şekilde sevk ve idare edebileceğinizi umuyorsanız da subay olmayın.

 Çünkü alacağınız eğitim sonunda, mevzuat gereği yasalardan kaynaklanan ve  hak ederek aldığınız yetki ve sorumluluklarınız, sizi ancak taktığınız rütbe ve atandığınız makam ve görevlerde, bir üst ve / veya  amir olarak yapacağınız hizmetin hukuki çerçevesini  ve dayanağını, askeri sistem içindeki statünüzü (yerinizi)  belirleyen, araçların olmaktan başka bir anlam taşımaz.

 Bunlar (rütbe, makam ve bunlardan kaynaklanan yasal yetki ve sorumluluklar ile sistemin yaptırım gücü) birer araçtır. Amaç bu araçları kullanarak Askerlik sanatını icra edebilmektir.

Askerlik, mevzuata göre meslek olarak tanımlansa da daha uygun tanımlama, askerliğin bir sanat (beceriye dayalı hüner) olduğudur.

Askerlik sanatının uygulamasında başarının ölçüsü, vazifenin başarılmasıdır. Vazifenin yapılıp yapılamaması ise “komutan “ sorumluluğundadır. Bu sorumluluk hiçbir zaman ve hiçbir şekilde başkasına yüklenemez.

Her kademedeki sıralı Komutan, bu sorumluluğunu yasaların verdiği yetki araçlarıyla kullanır ki, bu araçları kullanımdaki mahareti, onun askeri liderlik sanatını uygulamadaki maharetiyle doğru orantılıdır.

 Bu sebepledir ki, benzer durumlarda, eşdeğer rütbe ve makamlarda,  üst ve / veya amir olarak yasal yetki ve sorumluluklar (araçlar) aynı olmasına rağmen, amaca ulaşmada bu araçların kullanımı (vazifenin yapılmasında yetki ve sorumlulukların icrası), komutanların askeri liderliğine uygun ve bağlı olarak farklı farklıdır.

 Askerliğin "sanat" olarak tanımlanması da bu özelliği sebebiyledir.


Askeri liderlik vasıfları, eğitimle öğrenilebilen, belli yol ve yöntemlerin benimsenip kullanılmasıyla da kazanılabilen becerilerden oluşur. Her sanat dalında olduğu gibi, askeri liderlik eğitim ve uygulamasında da , bu sanata Allah vergisi yatkınlığı olanların askeri liderlikte başarı şansı daha yüksektir.

 Komutan (amir) ve Askeri Lider aynı şey değildir. İkisi arasındaki en belirgin fark; komutan bir birliğe yetkili makamlarca atanır, yasal hakkı gereğince sayılır, verdiği emirler yasal yetkisi ve yasal yaptırımı nedeniyle yapılır. Lider ise birlikçe benimsenir, yasal yetkili olmasa bile istekleri emir telakki edilir. Yaptırım gücünü yasalardan, makam, memuriyet ve rütbesinden değil, maiyetin /  birliğin kendisine olan güven, saygı ve sevgisinden alır.


Liderliğe atama yapılmaz, liderlik kazanılır.

 Rütbe ve makamsız komutan olunmaz. Liderlik için rütbe ve makam, bir referans ise de “olmazsa olmaz” değildir.

 Rütbe ve makamı ne olursa olsun her seviyedeki sıralı komutanlar, aynı zamanda yasalar çerçevesinde komuta ettiği birliğinin askeri liderliğini de kazanmak zorundadır. Bunu başaramadıkları sürece o birliklerin vazifeyi başarması, barış ve normal koşullarda sistem oto kontrolü ve otoritesiyle sağlanabilirse de , can pazarının olduğu savaş ve olağan üstü durumlarda sağlanamayabilir.

Başarılı komutanlar mutlaka başarılı liderlerdir. Başarı için komutanın (yasal yetkili amirin) lider olması şart ise de, liderin mutlaka komutan (yasal yetkili amir) olması şart değildir.

 Eğer bir orduda, her seviyedeki birliklerin  askeri liderleri o birliğe atanan komutanlar değil ise o ordunun itibarlı, güvenilir ve güçlü bir ordu olduğunu iddia etmek abestir.

Her seviye komutanın askeri liderlik bilincine sahip olması ve liderliğinin uygulaması için de özverisi ve gayreti gerekir ki  buna  lüzum görmeyen zihniyette iseniz  ve hala  vatana, millete ve hakka hizmeti samimi olarak düşünüyorsanız subay olmamalısınız. Zira lider olamadıkça askeri hizmette başarılı olmak bir yana, maiyet ve çevrenizce de hor görülür ve dışlanırsınız.


Her rütbe ve makamda,  atandığınız askeri birliğe emir ve komuta ederken, o birliğin yaptığı ve yapamadığı her işteki “Komutan  Sorumluluğu” nu yüklenemeyecekseniz ve / veya yüklenmeyecekseniz sakın subay olmayın.

 Çünkü Türk subayı, Mustafa Kemal’in askeri ve atandığı birliğinin de askeri lideridir. Vazifeye yönelik inisiyatif almayan / alamayan, hele askeri talimnamelerde yazılı “Birliğin yaptığı ve yapamadığı her işten komutan sorumludur” kuralını göz ardı ederek birliğin ve mensuplarının yaptığı ve yapamadıklarından kendini soyutlayıp vareste tutan kişinin, liderliği bir yana, birlik mensupları nezdinde itibarı söz konusu olamaz.

Vazifenizi yaparken,kişisel gelecek kaygısı ve / veya soruşturulma korkusuyla, korumak ve kollamakla yükümlü olduğunuz değerleri korumak ve kollamak için, duruma uygun emirleri veremeyecekseniz ve / veya verdiğiniz emirlere ve bu emirlerinizi uygulayan maiyetinize sahip çıkamayacaksanız, subay olup da hem kendinizin ve hem de camianızın onurunu çiğnetmeyin.

Yoksa en üst düzey general bile olsanız, çevreniz ve camianız dışında bile gazete köşe yazarlarınca da alenen ve basın yoluyla “ABD.nin istemi ve AKP.nin tertibine onay vermek” gibi askerlik namusuyla bağdaşmayan işler yapmakla suçlanır  ve horlanırsınız:

 “Türkiye’nin bağımsızlık sürecinde övündüğü çağdaş Türkiye’yi kuran Kemal Paşa’sı, Lozan kahramanı İsmet Paşa’sı, İzmir’i kurtaran Fahrettin Paşa’sı vardı...

 Bir de dönüp sömürge konumuna düştüğümüz yakın tarihimize bakalım: Tak-şak paşa mı istersin, hocam paşa mı istersin, Audi paşa mı, yoksa paslaş paşa mı... Hepsi, ama hepsi dizi dizi geçti önümüzden.” ( Işık Kansu, Paşalar Paşacıklar, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2010)


Vatan ve millet sevgisi ile hizmet etmekle onurlandığı inancıyla Türk silahlı kuvvetleriyle  gönül bağı kalmış olan emekli subaylar dahil silah arkadaşlarınızı,  utanıp sıkılır halde ve başı eğik dolaştıracak bir icraatın sahibi olacaksanız subay olmayın.


Mustafa Kemal'in emanetine sahip çıkamayacak ve gösterdiği istikametten sapacaksanız, görevini yapmada öncelikle kişisel kaygılarınızı ve ikbalinizi gözetecekseniz, yeminine sadık kalmayan, vermesi gereken emri vermeyen ve / veya verdiği emrin arkasında durmayan, koruması ve kollaması gerekeni koruyup kollamayan bir subay olacaksanız, vazgeçin olmayın.

 Çünkü böyle bir subay, Her kim olursa olsun, rütbesi ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun makam ve memuriyeti yasalarla belirlenmiş amirleri olsalar da asla maiyetlerinin yolunu izleyecekleri liderleri olmamıştır, olamazlar.

Subay olursanız, herhangi bir seviyede komutan olduğunuzda herhangi bir sebeple birliğinize lider olabilme yol ve yöntemlerinizin ipotek altına alınmasına kişisel istikbal kaygısıyla sessiz kalacaksanız ve silkinip, kendinize gelip doğrulma fırsatlarını değerlendirmede yetersiz kalmanıza rağmen, bu zilleti çekmeye ve çektirmeye devam edecekseniz; ya da en azından, izzet ve ikbalinizle “bab-ı hükümetten” çekilmesini, görevi / emaneti biran evvel ehline vermesini bile beceremeyecekseniz, sakın subay olup da Türk silahlı Kuvvetlerinin itibarına söz getirmeyin. Milletin de ordusuna güvenini sarsmayın.

Yoksa ahir ömrünüzde ne bir selam vereniniz, ne hatırınızı soranınız, ne de hayırla yad edeniniz olur.

Milletin de zaten böyle subaylara, bulunduğu seviyede komutanı olduğu birliğine lider olamamış kişilere ödenecek bir minnet borcu ve  gösterecek bir saygısı yoktur. Vatanın da böylesi subaylara ve ordunun da böylesi (sözde) komutanlara ihtiyacı yoktur.

 Ne Mutlu Türküm Diyene” diyerek milletiyle övünen Türk milletinin fertleri olarak, minnet ve saygımız, sevgimiz, rütbeli ve / veya rütbesiz her kim, Türk bayrağı altında Vatanın bütünlüğünü sağlamak amacıyla, Türkiye Cumhuriyetinin Samimi Hizmetkarı  ise, her kim Atatürk ilkelerinin takipçisi ise, her kim “atalar yadigarı değerlerin” millet için muhafızı ise onadır.


Gençler, siz bizim umudumuzsunuz ve geleceğimizin teminatısınız. Minnet, saygı ve sevgimizi istiyor ve “Askerliğin namusu, Türk Sancağının Şanı, Vatanın Bütünlüğü, Cumhuriyetin Bekası için” çalışmaya hazırsanız subay olun, asker olun, komutan ve liderler olun, ama her koşulda mutlaka vatana, millete ve hakka hizmet edenlerden olun.

M. Kemal Adal
(E). Top. Alb.
İZMİR
3 Ağustos 2010 (İlk yayım tarihidir)


 Dip not:

Yazıldığı tarih sizi yanıltmasın. Bu yazı güncel bir yorum / değerlendirmedir. 

Atalar sözünde dendiği gibi: “Kızım sana söylüyorum, Gelinim sen anla!”  

Tabii ki: “Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!..” 

"TUT Kİ ALİ'DEN MİRAS KALDI SANA ZÜLFİKÂR; SENDE ALİ'NİN YÜREĞİ YOKSA, ZÜLFİKÂR NEYE YARAR?"


​  
T.C. / M. Kemal Adal 
         6 Mayıs 2016 / İZMİR