İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

29 Ekim 2016 Cumartesi

TEDAVİSİ GEREKEN TEHLİKELİ HASTALIK: CEHÂLET



                                                           Sadık K.   TURAL
İnsan, akıl sahibi olduğundan, yaratıkların tamamından üstündür. Bu üstünlüğü, bu ayrıcalığı kazandıran akıl gücü yeterince işletilirse iki ödül veriyor:

Kendisinin dışındaki varlıklarla ilişkiler kurabilme, uyumlanma işlev ve görevinin verdiği huzur ve mutluluk;

 Yaratan’la bütünleşme niyet ve çabasının ürünlerini toplayabilme…

Aklın ayırıcı gücü, öncelikle, yaratılmışlarla ilgi ve bağ kurma sırasında ortaya çıkmaktadır: İnsan, beş duyusuna sunulanları anlamayı başarabilmek zorundadır. Tanıma, bilme, anlama,  kavrama ve tepki verme sırasında, aklını kullanarak, kendisine ait işlev, görev ve sorumlulukları öğrenir: Bedenini, ruhunu koruma; diğer varlıklarla sürdürülebilir bağlar ve ilişkiler kurma; beslenme, barınma, korunma ve neslin devamını sağlama; uyumlanarak bir arada yaşama… Bu sıraladıklarımızın her biri, yüzlerce değer ve davranışa dönüşerek, insanı diğer varlıklardan ayrıştırmaktadır. Bu ayırıcı özellikleri temellendirip biçimlendiren değer ve davranışlardaki farklılık, statü ve rol ayrışmasının da gerekçeleridir.

Varlıkların dışında, Tek ve hiç benzeri bulunmayan sınırsız güce sahip olan bir Yaratan var. Yaratan, kendisiyle ilişki kurmayı sağlayıcı bilgileri ve eylemleri öğrenmesi ve gerekenleri yapması konusunda insanı, s o r u m l u ve özel bir muhatap sayıyor. İnsan, özündeki bilgisayarın şifreli dosyalarını açabildiği ölçüde, ilahî özelliklerle donatılmışlığa ait ödülleri alan varlık…

Doğum sırasında veya sonradan oluşan ağır hastalıkların sebep olduğu durumları ve alkol yahut uyuşturucu bağımlılarını bir yana bırakarak düşünelim: Allah âdildir ve insanlara eşit miktarda zekâ vermiştir. İnsanlar, zekâlarını akla, duyguya, inanca / imana, hayale, sezgiye, ilhâma ve davranışa dönüştürme çabaları açısından, birbirinden az çok farklı bütünlüklere dönüşüyor. İnsanın, hem Yaratan ile ilişkisinin boyutlarını kavraması, hem insanlarla bağlarını doğru kurabilmesi için, aklını işleterek, bilgi edinmesi gerekmektedir. Bu özel canlı, bilgi edindikçe duygu, düşünce ve hayalleri ile davranışları bakımından yaratılma sebebine uygun insan olmanın aşamalarını geçmeye başlayacaktır.

Bilme çabasıyla, öğrenme çilesiyle kazanılan bilgi, kavramayı, hükme dönüştürmeyi sağlamıyorsa yüktür. Yük olmayan bilgi, varlıkların görünür ve görünmesi güç yanlarını da, metafizik âlemi de kavrayabilmek, bilerek anlamlı ve uygun davranışlarda bulunmayı işlevini taşır. 

İnsan zekâsının eğitilerek farklı alanlara ait farklı bilme türlerinin sahibi kılınması, ona uygun programlarla temellendirilirse, zaman ve enerji israf edilmemiş olur. İnsan zekâsının daha verimli olması için,  yatkın / istekli olduğu alanlara en yakın öğrenim ve eğitim programları uygulanmalıdır.

Edinilmiş bilgiler arasından, ihtiyaç duyulanın alınıp, söz, yazı ve davranış halinde paylaşılması, a k ı l sâyesinde oluyor. Zekâ denilen insana verilmiş dönüştürülmeyi bekleyen enerji de, akıl adlı güçlü dönüştürücü de, öğrenmeyi / bilmeyi vazgeçilmez ihtiyaç saydırıyor. Akıl, anlama / kavrayış, değerlendiriş gibi basamaklarla kendini gösteren bir işlemcidir. Bu büyük işlemcinin, bilgiyi, hem depolama, hem de kullanma güç ve işlevi, insandan insana değişiyor. Bilgilenme süreçleri, insanı, hem güçlendiriyor, hem de, toplumun-- rol ve statü sahibi olan-- bir üyesi kılıyor…

Beş duyu ve beş duyunun dışındaki yollarla (sezgi, ilham, rüya, keşf) kazanılan bilgiler de, irdelenmek üzere aklın önüne getirilmek zorundadır. Yanılmaları ve / veya yanıltmaları da içinde bulunduran algılar, sezgiler, ilhamlar, rüyalar / hülyalar birer bilgi edinme yolu gibi görünse de, çoğunlukla zan niteliklidir ve kişiye özgüdür. Kişiye özgü zan / sanı nitelikli bilgiler, çoğunlukla vehim veya vesvese olabilir.  Vehim, zan, yalan, saçma ve vesvese’den kurtulup- ortak akıl adına- birikimlerini, hem zenginleştiren, hem de kullananlar, iki grup: Bilginler ve bilgeler.

Bilginler, birer bütünlük olan varlıkları, yapılarını, toplum içindeki yerlerini, işlevlerini yeterince öğrenmek üzere araştırıyor inceliyor. Bilginlerin bir kısmı da, işlev bozukluğunda veya eksikliklerinde, olumsuzluk giderici bilgileri ve/veya teknolojileri insanlara sunmaya çalışıyorlar.

 Bilgin, çalıştığı alana ait eksikleri ve yanlışları hem görebilen, hem bunları giderip, keyfiliği, basitliği, adaletsizliği, ilkelliği, düzensizliği, hastalığı ortadan kaldırıcı hatâsız bilgiyi, teknolojiyi oluşturandır…

Bilgin, odaklandığı konulara ait yanlışları ve eksikleri görüp gösterirken, yeni ve farklı olan ihtiyaçları da iddia ve ilan edendir. Bilginler, bilimlik meraklarına cevap arayan, bulduklarını paylaşanlardır. Bu nedir? Bu nasıl var olmuş? Bu varlık nasıl çalışıyor, nasıl çalışmalı, işlevi nedir? Her birinin yüzlerce alt dalı ve uzmanlık alanı bulunan,  sosyal ve beşeri bilimler, fen ve tabiat bilimleri, sağlık bilimleri…

Bilgeler ise, yaradılış sebebini de, Yaratanı da, insanın ezelî ve ebedî ‘hüsran’ını da bilmeye, anlamaya, anlatmaya çalışan insanlar. Bilgelerin sürdürdüğü bu bilgilenme arayışlarının değeri ve işlevi şudur: İlişki kurulabilen varlık veya durumların niçin var olduğunu düşünüp hükme bağlayabilme ve bu yönde sorumluluk üstlenme. Yöntemli olan bilgi edinme ve akıl yürütmenin sonunda verilen hükümler, tek kişilik de olsa,  birer zan olmaktan çıkıp, ortak aklın parçacıklarına dönüşürler.

İnsan, imanını, duygusunu ve zevklerini, düşünceleri ile davranışlarını nifaktan,  fesattan, inkâr ve kinden korumak için de, başarılı olmak için de bilgi ediniyor. İnsan, doğduktan sonra, çeşitli yoksunluk, yoksulluk ve dikkatsizliklere rağmen hayata tutunuyor. İlk on üç yıl, henüz bilgisiz, deneyimsiz, ürkek bir varlık. İnsan denilen varlıkta, en yakınında bulunanların gösterdiği ilgi, sevgi ve sabır oranında yaşama isteği, uyumlanma niyeti ve başarma heyecanı artıyor.

Zaman içinde artan başarma isteği, toplum içinde yer ve yâr edinme çabası, kendine güvenme duygusu ile oluşup gelişen benlik ve kimlik yapısı… Böyle bir çizgi üzerinde yürüyenler ile devamlı horlanan, dövülen, engellenen çocuk ve gençler arasında farklar oluyor. Olumsuzlukların içerisinde ruhen ve bedenen sağlıklı kalmak zordur. Özellikle kadınlar bilgilendikçe, çocuklar bilgileniyor; cehâletten beslenenler ise, böyle bir durumu istemiyor.

 Sağlık, iyilik ve başarı bulaşıcı olmadığı halde, kötülük ve hastalıklar bulaşıcıdır, yayılır. Birikimini, aklını ve bedenini cehâletten koruyabilenlerin, imanı da, kanaati de, bilgisi de sağlıklıdır.

Cehâlet kelimesinin ilk ve yaygın anlam karşılığı, bilgisizlik… Cehâlet kavramını en çirkin yanı ise, bilmemek değil, bilmediğini kabul etmemektir. Cehâleti körükleyenler, hem bilimlik bilgilerin, hem bilgelik ürünü yargı ve yorumların karşısına, zan veya zehâb denilen yanılgılarını çıkarmaktadırlar. O tür insanlar, zan ve zehablarını gruba ve topluma sunarken, beden dilinin ve ses’in teatral imkânlarını abartılı ölçülerde kullanmaktadırlar. Hâlbuki hem vahiy, hem irfan, hem de ortak aklın ürünü olan bilim, vehimlerin beslediği ‘zan’ nitelikli, ’zehap’ damgalı yanılgılı bilgileri, görüşleri ve tepkileri reddetmektedir.

Câhil kelimesinin ilk anlamı, bilmeyen, bilgisi çok az olan, bilgisizliği kolayca anlaşılabilen demek. Yaygın bir kabulleniş olsa da, bu anlamlandırma çok eksiktir:

Câhil, hem bilmediğini bilmeyen, hem de bildiklerini yeterli ve doğru zanneden insan. Câhil, bildikleri konusunda da, bilemedikleri konusunda da, akıl yürütmeyen, bildiklerini inatla, hattâ öfke ve kinle tekrarlayandır. Câhil insan, hükümleri, kendisine benimsetilmiş tekrara dayalı şartlandırılmalar çerçevesinde kabullenir, sonra da, militanca savunur. Cahil, imanını, ibadetini, davranışlarını dayandırdığı bilgilerin, ortak aklın, bilimlik akıl yürütmenin ölçütleri ile değerlendirilmesini istemez.

Bilimin bir dalına veya teknolojiye ilişkin soruları da, ona yöneltilen sorulara verdiği cevapları da, cahil insanın sığ, basit, hattâ gülünç yanlarını ortaya çıkarır. Çok yönlü düşünmekten ürken, yeni bilgilerden korkan insanın, zan nitelikli kabullenişleri ve tercihleri, onu bir dairenin içine hapsetmiştir.

Kendi dininin / mezhebinin dışındaki insanları düşman sayan cahiller için, diğer mezhep ve dinlerin yok edilmesi gerekir. Din ve inanç kavramlarını, içlerindeki öfke, kin, iftira, kan dökücülükle kirletenler, bilgisi, konumu ne olursa olsun münafıktır. Her münafık ise, taassubun körelttiği bir cahil.  Dinlerin hepsi, ruhun ve aklın kirlenmesine, cehâlete karşı oldukları halde, cehâlet niçin yok edilemiyor?

Cehâlet, sözleri, davranışları ile bir inat ve ısrarın temsilcisi olma konumu; cehâlet, yenilenmekten, aklını işletip bilgi edinmekten çekinenlerin belirgin özelliği… Câhillik, aklını, sağlıklı ölçülerle işletmeye de, öğrenmelerin kazandırdığı bilgilerle zihnin zenginleştirilmesine de, karşı çıkmaktır. Cahil, düzen ve istikrar ile mutluluk ve özgürlüğü de, değişerek ve gelişerek geleceği yakalamayı da, hem anlamayan, hem de ihtiyaç saymayan insan tipidir.

 Cehâlet, yanlışlarını doğru zannetmekten kurtulmayı, niçin yaratılmış olduğunu düşünmeyi, erdemle donanmayı reddetmektir. Yaratan’ın, “yeryüzünde bir halife yaratacağım” mesajını düşünebilmek için, akıl, sezgi ve algısı yeterli olmayanlar, cehâletin batağındadırlar. Kibir, zehap, zan, vesvese, inat ve taassup ile imanını, ibadetini, düşünce duygu ve davranışlarını kirletmiş olanlar,-- öğrenim ve unvanları ne olursa olsun--  cahil sayılır.

İslâm, Allâh’a inanmayı, Allâh’ın istediklerini yapmaya çalışmayı, hatâ yaptığında Allâh’tan bağışlanma dilemeyi ve Allâh’ın cezalandırmasından korkarak -yaratılma sebebini kavramaya çalışıp- i n s a n c a yaşamayı öğütleyen, ahlâk ve erdem ile temellenmiş ilkeler ve yaptırımlar toplamıdır.

İslâm’ın emirleri, yasakları ve uygulamaları, bu dine girmiş her toplumda, her kültürde farklı sayılacak ölçülerle yaşanmış ve yaşanmaktadır. Şunu da söylemek mümkündür: Aynı dinden olan toplumun içindeki farklı topluluklar, farklı sayılacak heyecan ve uygulamalar yaşamak adına, bir takım yollar ve toplaşmalar oluşturmuşlardır. Bu ibâdet[1] ve ukûbat,[2] muamelât,[3] farklılıkları ile heyecan arayış ayrılıklarının ise,  yer yer hurâfe,[4] safsata ve bid’at[5] ile gölgelenen, hattâ kirlenen kabullere yol açtığı da olmuştur.

 Farklı kaynakların bilgisinden yararlanıp aklını işletmek yerine, bilgisini ve irâdesini benimsedikleri grubun lider(ler)inin yöneltmelerine teslim olmayı benimseyen bağnazlıklar her devirde görülmüştür. İslâmda, ruhban sınıf da, iman ve ibadeti biçimlendirmeye yetkili bir kuruluş ve lider de yoktur; “yoktur; ama.., fakat,..” gibi cümleler kuranlar, münafıktır. Nifak / bozgunculuk, Allah’ın en ağır suç saydığı davranışlardandır; yazılı veya sözlü ifadelerle nifak üreten / münafık lanetlenmiştir.

               Gerçek Müslüman, hem Kur’ân’ın anlamını meallerden öğrenerek, hem de, en az kırk hadis bilip tefekkür ederek hikmete ulaşmalı, cahilliğini gidermelidir. Adı, mesleği, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun cehâletten beslenen inanç kemirgenleri, dinle, inançla ilişkili konularda halkın aydınlanmasını, hikmetle buluşmasını istemezler, engellerler. Başkalarını sömürmek için, cezbedici cümleler, safsatalara dayalı, heyecanlar zerketmeyi benimseyen, iman ve ibadete ilişkin cehâleti sermaye yapan kişi ve odakların her cinsi, bilimlik bilgiye karşıdırlar… Son kırk yıldır, eğitim bakanlığını ele geçirme; her yaş grubu için özel okul ve dershane açma savaşının, sebebi ve sonuçları iyi değerlendirilmelidir. Bu organize, ısrarlı, kararlı, öfkeli odaklar, çağdaşlığı değil, ayrışmayı ön şart kabul eder; onlar, amaçlarına ulaşmak için, temelinde teslimiyetçilik bulunan bir dayanışmayı imanlaştırırlar.


İnsanların cehâletten doğan kirlerden ve çirkin eğilimlerden temizlenmesi için görevli nebiler, resuller ve onların sonuncusu Hz. Muhammed… İslâm, Peygamber’in aracılığıyla, insanların, bilgilenmesi ve aklını işletmesi, cehâletten kurtulması, ruhunu temizleyerek yenilenmesine çağrıdır. İslâm’dan öncesinin, her türlü benimseyiş ve davranışını ‘cahiliye’ devrinindir gerekçesiyle reddedilmesi; bilgilenmenin, aydınlanmanın “hayırlı” sayılması. İslâm dini,  öfkeli ayrışmaları ret eden; bilgiye, aklın işletilmesine davet eyleyen; cahilliğe, kibre, bozgunculuğa, tembelliğe savaş ilân eden evrensel çağrıdır.

Cehâlet, öfke, kin ve nifakı çoğaltarak basireti ve merhameti işletilemez kılar. Cehâlet, iman ve ibadeti kirleterek, vecdi kaybettirir. Cehâlet, her türden niyet ve gayreti basitleştirir, bayağılaştırır, sevimsizleştirir ve hattâ çirkinleştirir. Cahil de muhabbeti, şefkati, merhameti, kendi şartlanmalarının sınırları içinde, ilkel ve incelmemiş zevklerle davranışa dönüştürüyor.

          Cehâletin yeni bir görünümü ise, diplomalı türüdür. Cehâlet, eğitim ve öğretim görmüşlük değil, bilgi edinirken, doğru olmayan bazı bilgileri iman ölçüsünde benimseyip, bu benimsemelerine karşı çıkanlara, öfke ve kin duymaktır. Bu tür cahillerin, lise veya bir alanda alınmış üniversite veya yüksek okuldan alınmış lisans diploması da, bulunabilir; zihinleri ise, derinliksiz ve kirli bilgilerle doludur.

Diplomalı cehâlet, özgür düşüncenin ve zenginleştiren irfânın düşmanıdır. Cehâlet, yanlış veya kirli yahut şartlandırıcı bilgiye dayanan, inat, öfke ve kin toplamının belirlediği eğilim ve davranışlarla yaşamaktır.

          Cehâletin anlaşılmaz ve işlemez kıldığı asâyiş ve emniyet; cehâletin gölgelendirdiği, hattâ kararttığı hak ve adâlet; cehâletin sömürüye, sömürünün de, semiriye imkân verdiği için, yıkılmasını hızlandırdığı devletDevlet, iç ve dış kemirgenlerin sömürme konusundaki ısrarlarının ve inatlarının durdurulamadığı durumlarda, önce ortak akıl, âsâyiş ve benzeştirici temel ve sütunları çatlayan, adâlet işletilemediğinde ise, yıkılan bir ö z e l barınaktır.

Cehâlet, bilgiden, bilimden; cehâlet, vahye dayalı iman ve ibadetten kaçıyor. Cehâlet, ruh inceltici sanat ve edebiyattan; cehâlet, ilerleme ve medeniyetten; cehâlet, teknoloji ve temiz ticaretten nefret ediyor, bunlarla uzlaşamıyor ‘Yaratılmışı Yaratan’dan ötürü sevmek’ için de; bilgi sahibi sayılanlardaki şeytanî saldırganlığın aza indirilmesi için de; her varlığın özüne uygun olarak işlevini sürdürmesi için de; yeni teknolojiler bulup kullanmak için de, cehâletin ortadan kaldırılması gereklidir.

Osmanlı Devleti, 1820 sonrasında, hastalıklı bir insan gibidir. Türk kökenli topluluklar, özellikle, 1911-1921 arasında aşağılanan, engellenen, yoksul erkekler ve kadınlardan oluşur. Özgüven duygusuna ve yaşama arzusuna ait düşünce, hayâl ve davranışlarını neredeyse kaybetmiş bir halk… Yaban ile Ankara (Yakup Kadri), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Cânan (Peyami Safa), Çalıkuşu ile Kavak Yelleri (Reşat Nuri), Gulyabani (Hüseyin Rahmi), Mehdi (Ömer Seyfeddin), Memleket Hikâyeleri (Refik Halit)adlı eserlerde, halkın, cahilliği, bezginliği ve kimseye güvenmeyişi, başarıyla anlatılmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, hatıra defterine (1916 yılı) Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki Fransız, İngiliz subay ve casuslarına, tahrikçi papazlara ve Ermeni komitacılara karşı açtığı savaşa ait küçük notlar yazmış. Açlığın, karın, yağmurun, soğuğun ve hastalıkların öldürdüğü insanlar… Cehâletin mahvettiği vatandaşlarımızın, yoksul bedenlerinin ve ruhlarının, toprak ve inanç sömürgeni ağalar tarafından nasıl sömürüldüğünü ve bu durumun, Mustafa Kemal Paşa’nın içini nasıl yaktığını, onun notlarından okuyabilirsiniz. O hatıra defterinde -İ. Görgülü’nün konuyla ilgili kitabı[6], akıl sahiplerince mutlaka okunmalıdır- üç husus çok dikkat çekicidir:

Birincisi, dinî feodalitenin biçimlendirici gücü ve Mustafa Kemal Paşa’nın bu konudaki dikkatli değerlendirmeleri; ikincisi, kadınların toplum içindeki kabullenilemez yerlerini, aşağılanmaya varan konumlarını tespit ederek, bu durumun değiştirilmesi yönündeki kararlılığı; üçüncüsü ise, pisliğin, hastalığın doğurduğu her türlü olumsuzluğun sebebi ve sonucu olan cehâletin yok edilmesi.

‘Hâfız Zübeyde’ diye tanınan, okur-yazar bir kadının oğlu olan Mustafa Kemal Paşa, Balkanlardaki gayrimüslim toplulukların, ‘bilgiden yararlandıkları ölçüde’ rahat ve özgür yaşadığını görmüş aydın bir subay. 1916 yılında Doğu Anadolu’daki çalışmaları sırasında gördükleri ile Samsun’dan Ankara’ya ulaşırken karşılaştığı cehâlet ve yoksulluk tablolarının, O’nun içini kanattığı muhakkak. Bu ülke kalkınmalı idi; hayatın her yanını ve yönünü cehâletin kirlettiği, yoksul ve yorgun, beden ve ruh sağlığı bozuk bu toplumun, mevcut durumunu değiştirmeden, “hayırlı” gayretlerin sonuç alması, ülkenin ve milletin kalkınması, mümkün değildi. Durum tespiti (teşhis), doğru yapılmaz ise, tedavi, ya hiç olmaz, ya kurtarıcı türden etkili olamaz… 


Lozan’daki tartışmalar sırasında İngilizlerin elindeki istihbarat raporlarına göre, 8 milyondan biraz fazla olduğunu söyledikleri ve bu insanların %70’e yakın kesimi, 100 bine yakın köy ve mezrada yaşayan nüfusumuz.

Müslümanların kentleşmesi genel nüfusun %40’ı; bunların içinde, kitap ve gazete okuyabilenler %5-7; eski harfle yazabilme %2,5’ten fazla değil. Okullaşma oranı çok düşük, nüfusun on binde birine imkân sunamayan sayıda ve yapıda… Dinî bilgi, kulaktan kulağa ve safsatalara bulanmış, ibadet ise eksik, hattâ yanlışlarla biçimlenmiş. İbadetin, Kur’ân ve hadis bilgisiyle zenginleştirilmesi de, özellikle vecd boyutu da, gündemde değil. Diğerini aşağılama, ötekileştirme niyetli şartlandırmalar sonucunda, inancı militanlaşmış insanlar, cemaatler.

Öte yanda, anlamsız tevekkülle miskinleştirilip, inanç sömürgeni odakların olumsuz etkileri yüzünden, bilimlik bilgiye, teknolojiye dayanmayan günlük hayat ve tarım, geliştirilmemiş üretim ve tüketim.

Tarihini, dilini bilimlik bilgiyle temellendirip bilincine taşıyamamış, mahallî kimliklerin yaralamasından kurtulamamış, hukukunu arayamamış, sultanın kulu, olduğunu benimsemekten temizlenememiş bir toplum… Bu olumsuzluklardan beslenen iman, ibadet, kanaat sömürücüleri şu değerlerin ve davranışların yaygınlaşmasını istemediler, istemiyorlar: Aydınlatan bilgilenme; çağdaşlaştırıcı kentleşme; düzenli ve güvenli haberleşme; devletçe denetlenen temiz ticaret; liyakate ve rüşvetsizliğe dayalı idare; laik hukuk ve kadın hakları; yetkili ve yeterli öğretmenle öğrenilen dinî bilgi… Bunlar oluşur ve yaygınlaşır, benzeşme ve bütünleşme sağlayan ögeler haline dönüşürse, zarar görecek kişi, aile ve feodalleşmiş odakları düşününüz… İnanç, emek, siyaset, ticaret alanlarından en az birinde feodal bir yapıya dönüşmüş ve sömürüsünü devam ettiren güç odaklarının her biri,  diğerleriyle işbirliği yapmaktan çekinmedi, çekinmiyor. Sevimsiz, çirkin ve geri kalmışlık göstergeleri olan bu durum için, acil ihtiyaç ne? Öncelikle durum tespitini eksiksiz yapıp, bilimin gösterdiği çağdaş aydınlığı yaygınlaştırma…

Feodalite denince akla ilk gelen, toprakla ilgili veya inanca bağlı olanlardır. Bu türden -asıl yapıları yer altında olan- grupların, halkı sömürmekten alıkonmaya,  itibar veya güç kaybetmeye kat’iyen râzı olmadıkları, savaştıkları da, bir gerçek. …

Türk Millî Mücadelesinin sonunda bağımsızlığını elde etmiş olan bu toplum, hurâfe, safsata ve zanlardan arındırılmalı, temiz iman, kanaat, bilgi ve davranışlarla benzeşerek bütünleşmeli idi… Bu toplum, cilâlı birkaç tablo dışında, hatırlanması utanç veren cahiliye devri zihniyetinden kurtulmalı, aydınlanarak, değişip dönüşerek çağdaşlaşmayı ve kalkınmayı yakalamalıydı.

Bu toplum, anasına ve erkek / kız kardeşine saygı ve sevgi duyan ve duyulmasını isteyen; sevgilisine, eşine ve kızına / oğluna saygı, sevgi, şefkat ve fedakârlık gösteren ve gösterilmesini isteyen, ahlâklı, beden ve ruh sağlığı yerinde, hukukla uyumlu vatandaşlarıyla öğünmeliydi. Bu toplum, kanun ve tüzük çıkarma ve bunların uygulanmasını denetleme iradesini (millî irade) Meclis eliyle kullanmayı ve bu konuda bilinçlenmeyi öğrenmeli idi.

          Mustafa Kemal Atatürk, böyle bir toplum yapısında, bir zihniyet dönüşümü için gerekenleri ödünsüzce yaparak, cehâleti yok etmeye çalıştı. O’nun düşmanlarının neredeyse hepsi, dün de, bu gün de, cehâlete yaslanan ve onu besleyen inanç sömürgenleridir. Zihninin kirliliğini dışa vurup Atatürk’e iftira** edenlere de, Allah’ımızın, temiz iman, fesada uğramamış, nifaksız akıl vermesini dileyelim…

Allah, Kur’ân’da “...o halde, sakın câhillerden olma!” buyurmuştu. (Enam Sur.) Zanlarını doğru sayıp, öfkesinin asıl sebebini saklayıp, yanlışı, yalanı doğru gibi göstermek de, hakikati söylememekte direnmek de, câhiliye devrinin kalıntısıdır.

Allah, her vatandaşımızı, imanını, ilhamını, aklını, duygusunu ve davranışını kirleten kibirli münafıklık ve inatçı c e h â l e t hastalığından korusun… 


Sadık K.   TURAL   

7-18 Kasım 2011







[1] Allahın emirlerini yerine getirme, kulluğun gereği olan tapmaya, tapınmaya bağlı ruhî ve bedeni eylemler.

[2] (Ku” uzun; ukubet’in çoğulu) :İslam hukukunun yasaklara ve cezalara ilişkin hükümleri.
Dindar görünüşlü aldatıcıların, ham softaların kullandığı ürkütücü, korkutucu veya gülünç rivâyetler, hükümler.

[3] Kur’ân ve hadiste yer alan, --almayanlarının ise her toplumun tarihî varlığının göstergesi olan kültürüyle biçimlenen-- başta aile ve miras hukuku olmak üzere toplum hayatını düzenleyen kurallar ve benimsemeler.

[4]  Ham sofuların heyecanla   anlattığı,  ürküten, korkutan rivâyetler ve asılsız hükümler.

[5] Hz. Peygamber zamanında olmayıp İslâm’a sonradan sokulan dinî hüküm veya uygulamalar.

[6] İsmet Görgülü, Atatürk’ün Anıları, 5.bs., Ank., 2013.Ayrıca bkz.,Turhan Olcaytu, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk ne Yaptı ? 9.bs.,Ank.,2001.

** Emperyalist devletlerce veya onların yerli uzantılarınca, kalemleri  kiralanmış sayısı yüze yakın müfteri, münafık, mürâî, mürteci, mutaasıp yazar ve / veya tv mürşidi ,  Atatürk’ün “İngiliz valisi olmak istediğini” veya Lozan’da,” saltanatın kaldırılması sözünün verildiğini” söylerken cahilliklerini gösteriyorlar. Şu yazarlardan   birinin yayınlarını okusalar, düşmanca ve   ısrarla iftira etmekten vaz geçerler: R. Salahi Sonyel,  Bilal Şimşir, Turgut  Özakman, Nurşen Mazıcı, Şerafettin Turan, Clarance K. Streit,  G. M.Rumbolld,  Charles Sherrrill,  Perci Loraine Lyham. 

28 Ekim 2016 Cuma

CUMHURİYET BAYRAMI KUTLAMASI

bayrak



ne_mutlu

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”
 ​- ATATÜRK​


“Ne Mutlu Türküm Diyene” diyen ve ​diyebilmekten onur duyan; "Türk ​İstiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek" te azimli ve kararlı olan, A​ziz Türk Milleti’m​in Cumhuriyet Bayramı’ nı kutluyorum.

Yapacağımız seçim, tercih ve “Emaneti ehline veren” oylarımızla, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünüp parçalanmadan, Türk bayrağı altıda, yekpare bir ulus devlet olarak, milletçe nice bayramlarımızın çok daha coşkulu ve mutlu kutlanma imkanlarını ebediyen sağlamasını, Allah’tan niyaz ediyorum.

Başta Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Halaskar ​Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silâh arkadaşları olmak üzere, canları ve kanlarıyla bu toprakları vatan yapıp,​ bize emanet eden tüm şehit ve gazilerimizi Rahmet, minnet ve ibretle anıyorum.

Ruhları şad, mekânları da cennet olsun İnşallah.

M. Kemal Adal.
29 Ekim 2016 / İZMİR

BENZEŞEREK BİRLEŞMEK, BİLİNÇLE BÜTÜNLEŞMEK



Sadık K.   T U R A L
20 Ağustos 2016


 İnsan, kendisinin dışındaki -ilişki kurduğu ve / veya kurabilme imkânı bulunan- her varlığa şefkat, merhamet, sevgi, güven ve samimiyet gösteren ve gösterilmesini bekleyen bir canlıdır. İnsandaki bu beş temel özelliğe bağışlama ve akıl adlı özellikleri de eklenmelidir.   

Şefkat, merhamet, sevgi, güvenç, bağışlama ve samimiyet denilen kavramlar, öncelikle birer duygu adıdır. Duygu ise, olumlu veya olumsuz sonuçlara yol açabilen biyo-psikolojik yönelişler ve sarsılışlardır. Şefkat merhamet, sevgi, güven, bağışlama ve samimiyet, insandaki binlerce duygunun önde gelenleridir. Bu duyguların yokluğu veya azlığı da, aşırılığı da, hem bunların sahibi, hem de yöneltilen varlıklar için, olumsuzluklar zincirine yol açacaktır. İlahî yaratmanın sırlarından biri, bu noktada ortaya çıkıyor: İnsanı her türden sapma ve sapıtmalardan, aşırılık ve yoksunluklardan koruyan, denge / itidal ölçüsüne çağıran a k ı l sahipliği… Akıl, duyguların ve davranışların ölçüsünü ve yönünü; farklı durumların ayrıntılarını ve yeni durumlar karşısında uyumlanmayı belirleyen, yol gösteren bir işlevdir. 

İnsan, öncelikle kendi içses / benlik yönelişlerinden doğan duygu ayarsızlıklarının sıkıntılarını yaşar. Diğer yandan,  onu doğru yola eriştireceğini iddia eden, birlikte hareket etmeyi tek yol olarak sunan kişi ve grupların etkileriyle karşı karşıya kalır. Bu kişi ve grupların etkisi, güç birliği ve örgütlenmek de olabilir. Bu etkilerden en yaygını ve akıl çalıştırmazlık isteyeni, inançlara ilişkin olanlardır. İnsanın, bir kişi veya gruptan aşırı etkilenmesi, kendi aklını işletebilmesini, yetenek ve farklılıklarını gösterebilmesini engelleyecektir.

İnsanoğlu, ailesi dışında kalan sosyal gruplar tarafından kabullenilmek, değerinin bilindiğini düşünmek, grup enerjisinin parçası olmak isteği ile farklı birlikteliklerin ve örgütlenmelerin üyesi oluyor. Duygularına bağlı tercih ve eylemleri yüzünden, insanların bir insana, bir gruba (yol, parti, dernek, tarikat, cemaat, cemiyet, ideoloji vb.) bağlanması, reddedilecek bir durum değildir. Özellikle, toplum içinde kendisi için yer ve yar arayan insanlar, arkasız, çaresiz kimsesiz oldukları duygusunu gidermek üzere, bir kişiye veya gruba iradesini teslim edebilmektedir. Karşılığında bazı küçük mutluluklar edinmek için -bazen kendi gücüyle hazırlanmak yerine, gireceği sınavın sorularını alarak kazanmak türünden ahlaksızlık ve adaletsizlikler için- bir süre veya devamlı olarak, bir grubun üyeliğine teslim olmayı benimseyerek aklını yeterince işletmekten vazgeçenler çoktur. En iğrenci de, bu türden ahlaksızlıkları mübah sayan ‘grup mantığı’dır. Militanlaşmış tezleri / iddiaları ile ortaya çıkan—genellikle inanç adına- bir sosyal grup, örtülü bir öfke ile taşıdığından, karşıt / düşman saydığı gruplarla arasındaki mutlak ayrışmalar ve düşmanlaşmalar kaçınılmaz olur.  

Akıl, özgürlüklerin de, benzeşerek bütünleşmelerin de, adalet içinde bir aradalıkların da, düzenleyicisidir. Akıl, şefkat, merhamet, sevgi, güven, bağışlama, samimiyet ve inanma türünden duygulara ölçü ve ayar verebilen bir biçimlendiricidir. İnsan, şüphe ile vesveselerini, vehimlerini, korkularını ve aldanmalarını, aklının gücüyle etkisizleştirebilir.

***

İnsanlık tarihi, ALLAH ve vatan kavramları dışında mutlak birleştirici, bütünleştirici bir d e ğ e r bulunmadığını gösteriyor.

ALLAH, resuller aracılığıyla ilettiği vahiy / mesajlarında kendisinin gücünü ve konumunu belirtiyor, kendisine iman edilip kulluk edilmesini emrediyor. Allah, kendisine niçin ve nasıl inanılacağı konusu başta olmak üzere, birçok konuda, insanın aklını işletmesi için sert vurgular ve sert uyarılar yapıyor. ALLAH, olumsuz ve / veya aşırı duyguların dengesini bozarak yaratılış sebebine ve programına aykırı duruma düşebilenleri uyarıyor. Allah kendi adını kullanarak insanları aldatanların ayrışmacı öfkelerine de, işaret ediyor, aklını kullanmayanları da, inanç baronlarını da, onlara kulluk edenleri de azarlıyor.

Bizi aşan hükümlere girmeden şu cümleleri paylaşalım: Hemen herkes bilir ve Hz. Peygamber’in hadisiyle sabittir ki, İslam’da ruhban sınıf da, ruhbanlık da yoktur.

Ruhbâniyet, k o r k m a k ve titreyip ürpermek anlamındaki rehb, ruhb ve rehbet köklerinden gelir. Aynı kökten gelen râhib (çoğ.: ruhbân ve ruhbaniyyûn) Allah’tan korkan kişi demektir. Râhiplik yolunu seçmeye terehhüp denmektedir. Rahiplik kurumunda omurgayı k o r k u oluşturmaktadır. Korkmak veya korkutmak, ama, mutlaka korku. Tarih, bütün ruhban çetelerinin, daha genel bir ifadeyle, bütün din sınıfı erkânının, insanlığın önüne koydukları ne varsa, hepsinde korkunun esas olduğunu göstermektedir(..)

Ruhbanlık konusunun en tehlikeli yanı, ruhban sınıfın ilahlaştırılmasıdır. Tevbe suresinin 31. âyeti bu noktaya dikkat çekerken ruhban sınıfın, tıpkı haham sınıfı gibi, bir tür yedek ilâha dönüştürüldüğünü ve bu durumun ehl-i kitap toplulukları perişan ettiğini söylüyor.”[1]

Merhum Yaşar Nuri Öztürk’ün işaret ettiği o, T ö v b e suresindeki âyetin meâli şöyle: “Onlar, Allâh ‘ı bırakıp, kuldan başka bir konumları olmayan bilginlerini, râhiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i, helâller ve haramları belirleyen, itaat olunması zarurî otoriteler kabul ederek i l a h haline getirdiler. Oysaki onlara, candan Müslüman olarak bağlanacakları yalnız, benzersiz ve tek olan ALLAH’a kulluk ve ibadet etmeleri emrolunmuştu. HAK olan ilah yalnızca O’dur. Allah, ilahlığında otoritesinde, mülkünde ve tasarruflarında,  m ü ş r i k lerin kendisine ortak koştuklarından münezzehtir.”[2]

Ahmet Tekin Hoca’dan yararlanalım: Hz. Peygamber sahâbesinden bazılarıyla bir arada bulunduğu sırada, bu âyeti okumuş… Bu okumanın ardından, mutaassıp bir Hıristiyan iken Müslüman olan Adiy bin Hâtim adlı sahâbi “Ya Resulallah! Biz o ruhbanlara kulluk etmiyorduk ki!” deyince Hz. Peygamber, “Onlar, size istediklerini helâl, istemediklerini haram kılıyorlardı. Siz de onlara uyuyor idiniz, öyle değil mi?” diye sorunca, sahabe “evet” cevabını vermişti. Hz. Peygamber, hem geçmişteki hem de gelecekteki inanç sömürüsü ve terörüne yol açan örgütlenmeler için ağır bir uyarı olan âyetin anlamını unutmayalım diye, “İşte âyette sözü edilen durum budur. Allah’ın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını haram kılarak insanları aldatıcı hükümler kurup uyulmasını emretmek şirktir… ” buyurmuştu.[3]

Günümüzde özellikle Türkiye’deki sonra da Müslüman toplumlardaki siyaset, idare ve hukuk alanında etki ve yetki sahipleri ile bilginler, İslam tarihinin ilk yüzyılındaki kanlı hesaplaşmalar ile  ateşli militanlıkların doğurduğu dinî-siyasî cinayetleri  öğrenmelidir.

Son yüzyılda oryantalizmin yönlendiriciliğindeki sömürgeciliğin yöntem ve araçlarından en önde geleni, inanca bağlı örgütlenmelere bilgi, para ve silah yardımı yapılmasıdır. Aldatmaların ve ayrışmaların güçlenmesi emperyalizmin ara hedeflerindendir.

İnanca bağlı sistemli aldatmalardan biri olan dinler arası diyalog boyutunu da, bu aldatmanın ateşli militanlarının TBMM dâhil çeşitli ortamlardaki konuşma ve kitaplarının tahlil ve eleştirisini de, Diyanet İşleri Başkanlığına ve sayıları kadar çığlığı olmasını beklediğimiz İlahiyat Fakültelerinin gerçek bilginlerinin sorumluluğuna bırakalım.[4]

***

İstanbul Türklük düşmanı emperyalist devletlerin işgali altında… Silah bırakışması adlı Mondros metni (30 Ekim 1918) Sevr Anlaşması’nın önsözü gibi… Ordu dağıtılmış, Padişah ve ömürsüz, yüreksiz hükümetler emperyalist devletlerin kuklası… Henüz otuz sekiz yaşındaki Mustafa Kemal Paşa 1919’un ilk günlerinden itibaren ‘esarete hayır’ demek üzere her kapıyı çaldıktan sonra, göstermelik bir unvan ve görevle Samsun’a, oradan da Aralık ayının son günlerinde Ankara’ya ulaşıyor.[5]

Bu yoksul, perişan ve çaresiz halkın, ayrışmış ve ümidini yitirmiş topluluğun, üç kavrama dayanılarak yeniden bütünleştirilmesi gerekiyordu: Vatanseverlik, bağımsızlık, millî vicdan… Üzerlerindeki giysilerden ve başlarındaki örtülerden, konuştuğu lehçe ve ağızlara; din, mezhep tarikat ve cemaat türünden ayrışmalardan, meslek ve maddî gelir farklılıklarına kadar onlarca benzemezlik göstergesinin yok edilmesi, bütünleştirilmesi çok zordu. Ümidini ve yaşama sevincini, milli özgüven duygusunu yitirmiş bu toplumun, vatanseverlik, bağımsızlık ve milli vicdan kavramlarını esas alarak b ü t ü n l e ş t i r i l m e s i için ilk adım atılmalıydı. O ilk adım milli ruhun uyarılıp millî orduya dönüştürülmesi idi; Millî Mücadele’nin zaferle tamamlanması kazanılması kolay olmadı.

1919 yılının Haziranı’nın 21’i 22’ye bağlayan gece, ALLAH’ın bahtını açtığı, Mustafa Kemal Paşa, Amasya şehrinde bir metin hazırladı ve bu metni, telgraflarla, her şehrimizdeki askerî ve mülkî yetkililere gönderdi. 22 Haziran günü bütün telgrafhanelerde yankılanan Amasya Ta’mimi olarak bilinen, millî derleniş çağrısı olan o metinde:

Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Sivas’ta millî bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştır. Bunun için bütün vilayetlerin her livasından m i l l e t i n itimadını kazanmış üç temsilcinin mümkün olan sür’atle yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir.” ifadeleri yer alıyordu.

Bir gün sonra Kemal Paşa’dan, Kâzım Karabekir Paşa’ya telgraf: “… İstanbul’da millî istiklâlin zevkinden mahrum bazılarının İngiliz esaretine girmekte bir mahzur görmedikleri anlaşılıyor. Bu sebeple Anadolu’dan çıkacak sesin etrafında olan bizler için, bu millî vazifenin pek mukaddes olduğu kanaati bir kere daha doğrulanıyor. Merkezî hükümet millî teşebbüslerimize karşı, her ne şekilde tecavüz elini uzatırsa, uygun biçimde derhal karşı harekete geçilerek millî gayenin gerçekleştirilmesi icabetmektedir.”[6]

Emperyalizm, aramızdaki din ve azınlık baronları ile kirli zenginleri harekete geçirerek Millî Mücadeleyi kırmaya çalıştı ise de, Nutuk’ta görüldüğü üzere, Gazi Mustafa Kemal Paşa, millî bütünlüğün oluşup zaferin kazanılması konusunda, çok sabır gösterdi.

Benzeşirliğe istekli, cumhurlaşma ve ortak hedeflere yönelerek çağdaş bir toplum olma yönündeki değişim ve dönüşümler, vizyonu olan bilinçli bir liderin ısrarlı çalışmalarıyla mümkün olur. Vizyonlu bir lider olan Gazi Paşa’ya, Atatürk’e savaş açanlar kimlerdi? İnanç, toprak, siyaset sömürgenlerinin yabancı devletlerin istihbaratı ile nasıl işbirliği yaptığı, hangi isyan ve direnişleri gösterdiği, inanç sömürgenlerinin ve toprak ağalarının her etkili yere, nasıl sızdıkları, bu yazıyı aşan konulardır.[7]

Kendisini bir ümmetten sayan bir toplumun cumhurlaştırılması, gerçekten büyük bir başarıdır. Bu gün açıkça görülüyor ki, etrafındakilerin neredeyse tamamının bu millî oluşum ve gelişimi yeterince anlayamamış olmasına rağmen, ısrarlı gayretlerin sahipliğini ve önderliğini yapan Atatürk’ün çektikleri, gerçekten bir trajedidir. Bugün Müslüman toplumlar içinde Türkiye’nin her açıdan özel bir yerinin bulunması, Atatürk’ün milletleştirici ve ortak paydayı güçlendirici milli eğitime dayalı cumhurlaştırıcı milli birlik ve bütünleşme ülküsüyle doğrudan bağlıdır. Laik hukuk, hem benzeşmeyi ve bütünleşmeyi, hem aydınlanma ve çağdaşlığı esas alan örgün ve yaygın eğitim kurumları ile kentleşmeyi ve sanayileşmeyi, yerli üretimi özendirici kuruluşlar yanında, caydırıcı ve gerektiğinde kahredici millî ordu, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, bölünmez vatanın, ayrışmaz milletin yapı taşlarıdır.[8]

Atatürk’ün çektiği bu yapılandırma çilesini yeterince öğrenmeden yola çıkan siyasetçi de, idareci de, adalet görevlisi de, komutan da yanılır, yanılacaktır. Ülkesinin yer üstü servetleri ile yer altı zenginliklerini bilmeyen, bunlar kimin iştahını kabartıyor sorularına cevap aramamış siyasetçi, idareci, eğitimci, komutan ve hukukçu yanılır, yanılacaktır. Bugünkü Irak ve Suriye’de 130 yıldır emperyalist oyun kurucuların hangi raporları hazırlatıp inanç sömürgenleri ve toprak ağalarıyla nasıl işbirliği yaptığını bilmeyenler yanıltılacaklardır.

             ***

Vatan, bağımsızlık ve emek kutsaldır. Bu üç kutsala sevgisi, saygısı, duyarlılığı olmayanlar, bunların aşağılanmasına, sömürülmesine veya yok olmasına razı olanlar, insan görünümlü yaratıklardır. İnsan görünümlü bu yaratıkların düşmanla işbirliği yapması için yüzbir sebebi, ruhundaki aymazlık, bedenindeki doymazlık için, bin bir gerekçesi vardır. Dindarlığı veya milliyetçiliği, solculuğu veya sosyalistliği, özgürlükçülüğü veya liberalistliği nefsine hizmet etmek ve edilmesini sağlamak için savunanlar dışlanmalıdır. Hangi fikrin sahibi olursa olsun, vatanın, bağımsızlığın ve emeğin kutsallığı konusunda yoldaş olanlar güç birliği yapmalıdırlar. Bu gönül, dil ve güç birliği hareketini bilinçli aydınlar hazırlar, yönlendirir, vazgeçilmez kılar.

Aydın, tarihî köklerini gözeterek, ülkesinin parçalanmasını, mensubu olduğu toplumun ayrışıp bölünmesini, devletinin bağımsızlığını kaybetmesini önleme adına, düşüncesini paylaşan, sorumluluk alabilen, bilgi ve bilinç sahibi insandır. Aydın, tarihin, toprağın ve ataların ruhlarından gelen uyarılara gönlü ve bilinci açık olan, bütünleşmeci akıllı insandır.

Aydın, zaman, mekân, şartlar üçlüsüne bağlı imkânların kullanılmasında Türk toplumundaki zihniyet değişmelerinin önündeki engelleri, bilinçli, bilgili ve ısrarlı olarak kaldırmaya kararlı olan ahlâklı insan…

Aydın (münevver, ziyâlı) kendi toplumunun insanına, derin bir sevgi, engin bir müsamaha duyan; ayrılmazlık ve ayrışmazlık bilinciyle devletinin, milletinin ve vatanının yaşanan ve gelecekteki sıkıntılarını çözmek üzere, araştıran, fikir üreten, uygulamaya koyan, görev üstlenebilen insandır.

    İman, bilgi ve kanaat dengesine ulaşarak Türk kimliği denilen kavramın temsilciliğini hak eden Türk aydını’nın oluşumunu hedef edinmek…  Başka bir devlete, millete yahut ülkeye bağlılık duyan, onlarla ağız birliği yapan insanlar, örtülü düşmanlardır. Akıllarının ve duygularının derinliklerindeki hastalık odağı yüzünden, bütünün parçası, benzeşmenin gönüllüsü olmayı başaramayanları aydın sayar mısınız? Eskilerin mutabasbıs dediği, unvanlı, hırslı insanların -–yetkilileri ve--toplumu aldatması önlenmelidir.

İmanı, aklı, vatan bütünlüğüne, bağımsızlık ile emeğe saygılı,  millî bilinci bütünleşmekten, benzeşmekten, adaletten onurlu zenginleşmekten yana olan aydınların sayısı, fazladır. Megolomanlar veya güce taparak konforlu konumunu koruyanlar yahut vatanseverliği gülünç, bağımsızlığı hayalperestlik, adaleti güçlü olanların kullandığı araç olarak kabullenenler--  meslekleri ve şöhretleri ne olursa olsun -- aydın sayılmamalıdır.

Aydınların dindar veya dinsiz, Marksist veya milliyetçi olmaları, sağcı, solcu, zengin veya yoksul olmaları, akıllarını işletmelerine engel olmadığı sürece, her açıdan onların haklarıdır. Bu haklarını ise, toplumu ayrıştırma yönünde kullanmamaları; yeni bir Amasya Tamimi ve yeni bir Millî Mücadele’ye yol açmamaları, başka bir devletin ve toplumun hayranlığıyla ruhlarını kirletmemeleri şartıyla kullanabilirler.

Ayrışmanın, bölünmenin en çok hangi devlet, millet ve odakları sevindirip bu durumdan kimlerin yararlanacağı sorusunu sık sık sorup cevaplar aramamış siyaset, idare, eğitim, askerlik ve hukuk alanlarında etkili ve yetkili olanlar yanılırlar, yanılacaklardır.

Her devletin, vatanın ve milletin tarihten veya coğrafyadan yahut maddî servetlerinden doğan örtülü ve açık düşmanları vardır. Kendi devletinin açık ve örtülü düşmanlarını, onların yöntemlerini ve planlarını öğrenmek konusunda ihmalkâr davranan siyasetçi, idareci, eğitimci, komutan ve hukuk insanları yanılır, yanıltılır,  pişmanlıklarla karşı karşıya kalırlar.[9]

Vatanın sınırlarının hangi sıcak ve soğuk savaşlar ile çizildiğini yeterince bilmeyen her seviyedeki yasama, yürütme, adalet, emniyet ve asayiş görevlileri ile emir vermeye yetkili komutanlar, yanlış kararlar verebilir, yanlış uygulamalarda bulunulmasına yol açabilir, pişman olacakları konuşmalar yapabilirler…

TV kanallarının hepsi, reklam pastasından alınan pay, reyting gibi geçici çıkarlar yerine, ayrışmaya, bozgunculuğa, öfke köpürtmesine ve cehalete ait çirkinliklerin, yanlışların ve hainliklerin karşısında yer almalı, saf tutmalıdır.

Milletini yanında bulmak isteyenler, onun tarih içinden gelen ruhunu dinlemelidir; onu umursamayan tutumlardan vazgeçmelidir. Cazip görünümlü siyasi söylemler, geçmişteki olaylara ait bilginin süzgecinden geçirilmeden uygulanmamalıdır.[10]

Etkili veya yetkili kişiler, devletin bağımsızlığı, milletin ve vatanın parçalanmazlığına ilişkin konularda, ayrışmalara kutuplaşmalara imkân veren konuşmalarda ve davranışlarda bulunmamalı, emperyalist tuzaklara düşmemelidir.

   Her vatandaş vatansever ve bağımsız devlet sahibi olmayı imanının yedinci şartı saymalıdır. Millî ruhu ve millî bilinci güçlendirme konusunda herkes güç birliğinin parçası olmalıdır…

H e d e f: Aklın önderliğinde benzeşerek bütünleşmek, birleşerek yıkılmaz olmak, tarih içinde varlığını sürdürmek…   

20 Ağustos 2016




[1]Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Kur’ân’ın Temel Kavramları, 2.cilt, 25. Baskı, İst., 2012, s. 210-212.

[2]Ahmet TEKİN, Lügatli Tefsirî Meal: Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, 8. Baskı, İst., 2010, s.,192

[3]Bu bilgileri, tefsir ve hadis bilgini  Prof. .Dr. Ahmet Tekin Hoca’dan aldım, alenen teşekkür ederim.

[4]Şuna da işaret etmeliyim: İllerde ve ilçelerdeki müftü unvanlı görevli kişilerin, halkımızı aldatan kindar  gruplaşmaları,  inanç sömürgenlerini , hem ilgili savcılıklara, hem Diyanet İşleri Başkanlığına bildirmeleri, hem de halkın aldatılmaması için bu tür toplaşmalara bizzat gidip Allah’ın kitabını ve sahih hadisleri anlatmaları gerekir.İnanç baronlarının etkisinden , sömürüsünden doğan  ayrışmalar böyle önlenir…

[5] Utkan KOCATÜRK, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, ATAM Y., 2. bs, Ank., 2007.

[6] U.  KOCATÜRK, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, ATAM y., 2.bs.

[7] Sadık K. TURAL, Yüzyıla Damgasını Vuran Önder: ATATÜRK, Ank., 2015.

[8]Suna KİLİ, Atatürk Devrimi: Bir Çağdaşlaşma Modeli, 10. baskı, İst., 2006.

[9] Siyaset alanında görünen , yer tutmuş bulunan insanlar,  250 –özellikle 110-yıllık tarihi sık sık okumalıdır.    Etkili ve yetkililer,bir iç veya dış hadisenin yorumu söz konusu olduğunda, , hem danışmanlarına  dikkat etmeli, hem de uzmanlık gerektiren konularda, gerginliğe ve zihin kirliliğine yol açan beyanlarda bulunmamalıdır.

[10]. Cengiz ÖZAKINCI, Türkiye’nin Siyasi İntiharı: Yeni-Osmanlı Tuzağı, 26. baskı, İst., 2014.