İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

AKIL VE GÖNÜL GÖZÜYLE GÖRENLER “KÖR” DEĞİLDİR.


 AKIL VE GÖNÜL GÖZÜYLE GÖRENLER “KÖR” DEĞİLDİR. 

GÜNÜN SÖZÜ:

Göz odur ki dağın ardını göre, akıl odur ki başa geleceği bile…

“Dünyaya güzel karakterlerini göstermeyi isteyenler, önce devletlerini bir düzene koymaya çabaladılar.
Devletlerini düzene koymak isteyenler, önce evlerine çeki düzen verme gereğini gördüler.
Evlerini düzene koymak isteyenler, önce kişiliklerini terbiyeden geçirmeleri gereğini anladılar.
Kimse bütünden tek başına sorumlu değildir ve kimse bütünün dışında bırakılmamıştır.
Kimse sorunların sorumluluğunu kimseye yükleyemez.

Bütünün bir parçası olarak sorun da, çözüm de insanın kendisinde başlar.

Doğan CÜCELOĞLU

-
GÜNÜN DERSİ:

Dere tepe, dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış.
Yürür yürür gidermiş, gider gider yürürmüş
.
Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy.
Yaklaşmış köye doğru.
Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf, insanları bir tuhafmış köyün…
Girince köyün içine anlamış meseleyi körler köyüymüş burası.
Kadınların, erkeklerin, çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri…
Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya…
-Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş.
Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler.
Bende bunların başına geçer yaşarım demiş.

Körlerin gözleri yokmuş ama elleri, kulakları, burunları çok hassasmış.
Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.
Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların.
Yürümeleri, konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.
Bir gün körlerden biri ötekinin malını aşırmış.
Sadece tek gözlü adam görmüş bunu.
Bağırarak ilan etmiş.
-Filanca malını çaldı falancanın.
Körler:
-Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler.
-Ben duymadım, gördüm.
Gözüm var benim.
Görüyorum.
Körler göz diye, bir şey bilmiyorlarmış.
Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
-Ne demek görmek, demişler nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
-Anlıyorum tabii…
-İnanmayız, imtihan edeceğiz seni…
Adamı almışlar, uzakça bir yere dikmişler.
Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
-Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
-Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz, şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs…
Derken körler bir evin içine girmişler, bağırmışlar:
-Anlatsana…
-İçeri girdiniz, göremiyorum ki…
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
-Ne olmuş yani içeri girmişsek.
Elli santim fark etti, anlat anlat demişler.
-Arada duvar var, görmüyorum.
Körler…
Sen atıyorsun, demişler, Demincek tesadüf etti.
Bak, şimdi bilemiyorsun.
-Çıkın dışarı söyleyeyim.
-Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi ha dışarısı, ne çıkar yani…
-Ben duymuyorum, ben görüyorum diyormuş adam.
-Öyle şey olmaz, demişler.
Sende bir bozukluk var.
Saçmalıyorsun, acayip şeyler söylüyorsun.
Hekime muayene ettireceğiz seni…

Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler.
Hekimde kör tabii…

Elleriyle yoklamış ve parmaklarını adamın gözünde gezdirirken:
-Buldum, demiş. Bozukluk burada…
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
-Saçmalaması bundan dolayı, diyormuş
.
Ben şimdi hallederim, düzeltirim onu…

Körler ülkesinde kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.

Körler görenleri anlayamazlar.
Saçmalıyor sanırlar ve onu düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.

 H.G. WELLS

 

GÜNÜN TESPİTİ:

 İşte insanlığın temel problemi: GÖRMEMEK, BİLMEMEK, TANIMAMAK.  Görmeyen, bilmeyen (aydınlanmamış) insanlık daha çoook acı çekmeye ve çektirmeye mahkûmdur. “

 

D. Ali ERCAN

 

GÜNÜN YORUMU:

Akıl ve gönül gözüyle görenler “kör” değildir. 

M. KEMAL ADAL







9 Şubat 2016 Salı

MAUN SURESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Gördün mü o, dini yalan sayanı?

İşte odur yetimi itip kakan;

Yoksulu doyurmayı özendirmez o.

Vay haline o namaz kılanların ki,

Namazlarından gaflet içindedir onlar!

Riyaya sapandır onlar / gösteriş yaparlar.

Ve onlar, kamu hakkına / yardıma / zekâta / iyiliğe engel olurlar (107/Maun/1-7)


Din, Dünya ve Ahiret Mutluluğu sağlayan bütün bir ahlaki değerler sistemidir.


 Yalan,  aldatmak amacıyla bilerek ve gerçeğe aykırı olarak söylenen söz, uydurma demektir. Dini yalan saymak ise dinde mevcut olan bütün  ahlaki değerleri, insanları aldatmak amacıyla, bilerek ve gerçeğe aykırı olduğunu kabul ederek beyan etmektir.


 Surenin ifadesiyle dini yalan sayan kişilerin en belirgin özellikleri olarak,  yetimi itip kakması ile yoksulu doyurma arzusu / gayreti duymaması, riyaya sapıp gösteriş yapması ve   kamu hakkına / yardıma / zekâta / iyiliğe engel olması vurgulanmaktadır.


 Yetim; yalnız, yegâne, azîz, babası olmayan, erginlik çağına ermemiş çocuk anlamında bir fıkıh terimidir.

 Erginlik çağına girdiği halde, rüştünü ortaya koyamamış çocuğa ve kocası ölmüş olan kadına da yetim denildiği olur (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5505).

 Onlar, topluma Allah’ın emanetidirler. Bunun için, yetimleri himaye ederek eğitip yetiştirmek ve onların topluma yararlı insan olmalarına çalışmak, Müslümanların ahlaki ve hukuki görevidir.


İnsanla başlayan ve onunla devam eden bir imtihanın adıdır o. Yetimlikle iç içeyiz…


 Bu ümmetin peygamberi de yetim geldi. Yetimi korudu, yetimi kollamayı vasiyet etti. Rabbi ona emretti, o da ümmetine. Yetimi okşadı. Allah’tan kendisine indirilene dayanarak, yetime babalık yapanlara cennet vaat etti. Cennette kendisine iki parmağın yakınlığı kadar yakın bir konum vaat etti.

 Yetim, tek tek tuğlalardan oluşan muhkem (sağlam) bir binanın nasıl kurulduğunun, bir büyük toplumun tek vücut şuuruna nasıl erdiğinin izlenebileceği bir aynadır. O aynaya bakar, vefamızı ölçeriz. Merhametimizi, insanlıktan neler barındırdığımızı ölçeriz.

 Yetim olabilirdim, o ezikliği ve eksikliği yaşayabilirdim… Babalı büyümenin şükrü olarak bir yetime kefil olma ve ona yürek açma vefası göstermek, kendini anlamış olmaktır.

 Yetimle sabrımız ölçülür. İnsanların neredeyse kendi çocuklarına tahammül edemedikleri bir zamanda, dinden ve insaniyetten kardeşimiz olan “elin çocuğu” nun yerli yersiz sıkıntılarına ne kadar tahammül edebileceğimiz ölçülür. İman ettiğimiz Rahman Rabbimizin rahmetinden payımıza ne düştüğü ölçülür. Bunun için yetim rahmettir, sabırdır, ispattır, imtihandır.


Sadaka vermenin, Allah yolunda infakın en verimli alanlarından birisi yetime bakmak, onun hayatına kefil olmaktır.


 Yetimlik Kur’an’da yer alan bir imtihan vesilesi olarak bilinmelidir. Pek çok ihtimalli bir sonucun bizi beklediğini müdrik olmalıyız. Yetimin horlanmasına sebep verilmemesi gerektiği gibi, aşırı himaye ile ele avuca sığmaz hale gelmesine de sebep olunmamalıdır. Yetime kol kanat açmayı ona velayet sahibi olmak gibi düşünmek hatalıdır.

 Yetimleri sahiplenmede kurumsallaşma, bilhassa asrın getirdiği ilave sorunlar karşısında zorunlu olmuştur. Yetimlere yönelik çalışmaları yürüten vakıflar ve benzeri kurumlar aslında, birer fert olarak ifa etmemiz gereken bir görevi ifa ettikleri için bizim yükümüzü taşımaktadırlar.


Yetimlere karşı hissettiğimiz yükümlülüğü vakıflara ve benzeri kurumlara karşı hissetmek zorundayız.


 Yoksulluk, paraya, mala mülke sahip olmama halidir. Ya da, yoksulluk, en alt seviyesi itibariyle, bir lokmaya ve bir hırkaya muhtaç olma hali olarak tarif edilebilir.

 Bu durumda yoksul, en yalın şekilde, varsıl / zengin olmayan kişi olarak tarif edilecektir.

 Yoksul, en temel ihtiyaçlarını, yaşadığı coğrafyaya, günün şartlarına ve ait olduğu sosyal çevrenin standartlarına göre kendi imkânlarıyla yeteri kadar temin edemeyen insan olarak da tanımlanabilecektir.


Bütün bu tanımlamaları içine alacak şekilde yoksul, beslenme, giyinme, barınma, sağlık, eğitim ve evlenme gibi en zarurî ihtiyaçlarını, günün şartlarına, yaşadığı coğrafyaya ve sahip olduğu sosyal konuma göre belirlenecek olan standartlara uyacak şekilde kendi imkânlarıyla karşılayamayan insan olarak tarif edilecektir.


 Bu tariften anlaşılacağı gibi, yoksulluk, içinde bulunulan zamana, yaşanılan sosyal çevreye ve ait olunan coğrafyaya göre değişecektir. Bu nedenle, yoksulluğu, çoğu zaman yapıldığı gibi, belli bir parasal değere bağlamak doğru bir tanımlama olmayacaktır.


Yoksulluğa düşen insanlarımız beslenme, barınma, giyinme, evlenme, sağlık ve eğitim gibi en temel ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılayamadıklarında ne yapacaklardır, ya da ne yapmalıdırlar, sizce?


 Anadolu insanının o güzel tabiriyle “ört ki ölem” mi demelidirler?

 Veya bizler, “ne halleri varsa görsünler” mi demeliyiz?

 Fakir ve aç insanların çaresizliğine karşı, böylesine bir vurdumduymazlığa ve bakar kör konumunda bir seyirci kalışa gönlümüz razı olmalı mı?

 İnsan olarak, komşu olarak, vatandaş olarak böylesi söylemlere ve böylesi davranışlara hakkımız var mı?

 Ve bizler aynı duruma düştüğümüzde böyle şeylerin kendimize denmesine razı olabilir; hayatın acımasızlığı karşısında çaresizliğimiz insanların vurdumduymazlığını ve neme lazımcılığını kabul ederek içimize sindirebilir miyiz?


O halde ne yapacak ve nasıl yapacaklar da, yoksul insanlar en temel ihtiyaçlarını karşılayacaklar ve insanca yaşayacaklardır, dersiniz?

 Kapı kapı dilenecekleri mi?

 Cami avlulularında mendil mi açacaklar?

 Çalacaklar, çırpacakları mı?

 Dolandırıcılığı kendilerine meslek mi edinecekler?

 Yol mu kesecekler?

 Haraç mı alacaklar?

 Rüşvete mi bulaşacaklar?

 Kimilerinin yaptıkları gibi, devleti mi hortumlayacaklar? Böyle bir şeye niyetlenecek olsalar bile, yoksul insanların hortumlara yaklaşması nasıl olacak da mümkün olacaktır?

 Uyuşturucu ticaretinde kuryelik mi yapacaklar?

 Kiralık katil mi olacaklar?

 Çek senet mafyasının adamı mı olacaklar?

 Ülkemizde cirit atan dış odaklı şer güçlerin hesabına mı çalışacaklar?

 Fesat ocaklarının kucağına mı düşecekler?

 Misyonerlerin yardımlarıyla geçinip dinlerini mi değiştirecekler?


Yoksul insanlar bunların hangisini yaparlarsa en temel ihtiyaçlarını karşılayabilirler ve insanca yaşama imkânını elde edebilirler, dersiniz?


 Öyle ya, “Açlık en akıllı balıkları bile oltaya getirir.” diyor Goethe.

 Ve Victor Hugo, Goethe’nin sözünü doğrularcasına dile getiriyor açlığın insanın bel kemiğini nasıl kırdığını: “Açlık, öyle bir kapıdır ki, oradan geçmek mecburiyeti doğdu mu, insan ne kadar büyük olursa olsun, büyüklüğü kadar eğilmek zorunda kalır.” diyerek...

 Bir başka batılı düşünür Daniel Defoe ise, açlığın insanı ve sosyal münasebeti nasıl bozduğunu dillendiriyor: “Açlık ne dost, ne akraba, ne insanlık ve ne de hak tanır.” İfadesiyle... 

 Yoksul insanlar, en temel ihtiyaçlarını karşılamak için de olsa bu sayılanları yapmamalılar mı, sizce? Yani oltaya gelmemeliler, bellerini bükmemeliler, kesinlikle hak ve hukuktan ayrılmamalılar mı?

Bütün bu yanlış işleri yapmasınlar ve hatta bütün bu yanlış işlerin yanına bile yanaşmasınlar diyecek olursanız, söyler misiniz, yoksul insanlar, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek için ne yapmalılardır öyleyse?


Ölsünler, ya da, bırak ne halleri varsa görsünler, diyemeyeceğimize ve böyle bir söz söylemeye kesinlikle hakkımız olmadığına göre, yoksul insanlar ne yapsınlar da insanca,  yaşamaları için gerekli olan en temel ihtiyaçlarını onurları zedelenmeden, devlete ve millete düşman olmadan karşılayabilsinler?


 Bilinen ve kabul edilen en temel bir gerçektir ki, doğan her insan, Allah’ın takdir ettiği bir süre için, hür olarak ve onurlu bir şekilde yaşama hakkına sahiptir. Bu nedenle meşru ya da gayri meşru, bu dünyaya gelen her insan, yaşamak için her şeyi yapmak ve her yolu denemek durumundadır.

 Bir başka deyişle, Halık-ı Zülcelal insana ölme ve öldürme yetkisi vermemiştir. Haksız yere bir kişiyi öldürmenin bütün insanlığı öldürmek gibi kabul edilişi, bu nedenledir. İslam’da, intihar etmek veya kendisine ötenazi uygulanmasını istemek bunun için yasaktır. Çünkü bütün bunlarda yetki aşımı söz konusudur. Öyle ya canı Allah yaratmış ve yine O (cc) alacaktır. Yani yetki sadece ve sadece O’na (cc) aittir.


Bu nedenle, “can azizdir” der Anadolu insanı.


 Can gerçekten de azizdir. Bunun içindir ki, Anadolu insanı inancının yönlendirmesiyle “Allah’ın verdiği canı Allah’tan başkası alamaz” diyerek bu konudaki değer hükmünü ortaya koyar.

 Can gerçekten öylesine azizdir ki, insan o aziz olan canının tehlikeye düşmesi durumunda, gönle inmeyecek şekilde, dil ile inkâr gibi, leş ve domuz eti yemek gibi dinimizin kimi temel haramlarını bile işleme ruhsatına sahip kılınmıştır.


Bütün bunların çerçevesinde, çok net biçimde söylemek durumundayız ki, makamı, yetkisi, sosyal konumu, gücü, rengi, dini, meşrebi, mezhebi, dili, ırkı, coğrafyası ne olursa olsun, kimsenin kimseye açsan ve hastaysan öl ya da ben yerken sen sadece seyret deme hakkı yoktur.


 Açlık, yoksulluğun en alt ve en tehlikeli basamağıdır. Bunun içindir Anadolu insanının “Allah kimseyi açlıkla imtihan, ya da terbiye etmesin” diyerek dua etmesi, “Az kalsın yoksulluk, küfre yakın olacaktı.” sözü ise bu alt basamağın tehlikesini en veciz biçimde ortaya koyan Nebevî bir söylemdir.

 Ve Nebiler Nebisinin duası, “Ya Rabbi, ben küfürden ve fakirlikten sana sığınırım.” biçimindedir. Çünkü fakirliğin ve özellikle açlık derecesindeki fakirliğin insanın başını ne tür belalara sokacağının cevabını veren ilahi kelam ise, “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” anlamındadır.

 Anadolu insanı “Fakirlik kapıya bastırılacak şey değil.” diyerek, yoksulluktan köşe bucak kaçarken; William Shakspeare,Yoksulluk kapıdan girdiğinde aşk pencereden çıkar.” diyerek, aşkın bile yoksulluğa yenik düşebileceğini çok çarpıcı biçimde ortaya koyar.

 Bir başka ifadeyle, yoksulluk durumunda, iki gönül bir olsa da, samanlığın seyran olmayacağının gerçek bir ispatıdır bu söz. Nitekim ihtiyaçların namütenahi olacak şekilde arttığı günümüzde, iki gönlün birleşmesiyle seyran olan nice samanlıkların yoksulluk karşısında zindana döndüğü ve ortada nur yumağı gibi yavruların olduğu nice yuvaların çatır çatır yıkıldıkları bilinen bir gerçektir.

 “Aç tavuk ambar yıkar.” atalar sözü ile de aç bir canın neler yapabileceğinin boyutlarını ortaya koyar Anadolu insanı. Böyle demekle, Anadolu’nun o güzel insanı, aç bir can sahibinin aklı ve gücü kısıtlı tavuk değil de, en güzel biçimde yaratılmış ve mükemmel bir akılla donatılmış insan olduğunda nelerin olabileceğinin altını çok kalın hatlarla çizmek istemiştir.

 Bir Fransız yazar, “Ben Fransızım; Fransa’yı elbette çok severim. Hatta ona taparım. Ama Fransa beni aç bırakırsa onu satarım.” diyerek mükemmel bir akılla donatılan insanın aziz olan canını korumak amacıyla neler yapabileceğini, hiçbir yoruma gerek kalmayacak biçimde, bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.


Yoksulluğun en alt basamağını oluşturan açlığın tehlikeleri saymakla bitmeyecek kadar çoktur.


 Bu bakımdan gerek devlet yönetimini ellerinde tutanlar, gerekse toplumun ileri gelenleri aç ve yoksul insanları kendi başlarına bırakmadıkları gibi, onların onurlarını koruyacak şekilde onlara yardımcı olmanın yollarını aramalı ve bulmalıdırlar.

 Fert olarak, Müslüman’ım  diyor ve Allah’ın rızasını kazanmak için namaz kılıyorsak;

Namazlarımızdan gaflet içinde değilsek / kalplerimiz namazlarımıza yabancı değilse; Riyaya sapıp gösteriş yapmıyorsak / niyetimiz sadece insanlarca görülüp onlar tarafından takdir edilmek değilse;  Allah için kıldığımız namazların, bizi, öncelik yetim ve yoksullarda olmak üzere insanlara, kamu hakkına / yardıma / zekâta / iyiliğe yönlendirmesi gerekir.

Aksi halde (Allah Korusun) Dini yalan sayandan ne farkımız olur ki? O kıldığımız namazların Dünya ve Ahiret mutluluğumuz için ne katkıları olabilir ki? Kime ne yararı olabilir ki?...

Namazlarımızdan gaflet içinde olmaktan Allah’a sığınalım ve Allah rızası için Halka (İnsanlara) hizmetin Hakka Hizmet olduğunun bilinci içinde, ibadetlerimiz gereğince salih amel (iyi / doğru / yararlı işler) yaparak insanlar için hayra ve barışa yönelik değerler üretelim İnşallah.

(Derlemedir)


 M. Kemal ADAL
adalkemal1@gmail.com



 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder