İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

SAFAAT SÖZLÜĞÜ

 

MEHMET AKİF ERSOY



SAFAHAT SÖZLÜĞÜ

DİLİMİZ ZENGİNLİĞİMİZ PROJESİ

DEFNE İPEK YOLU ÇOK PROGRAMLI ANADOLU LİSESİ

ÖN SÖZ

Sözlükler, kendileri aracılığıyla metinleri anladığımız kelime, deyim, tabir, kavram terim vb. sözcüklerin anlamlarını gösteren eserlerdir. Bilhassa sanat değeri taşıyan, estetik unsurları içeren edebî eserlere çeşitli sözlükler olmadan nüfuz edilemez. Bu yüzden edebi metinleri yorumlamak için, sözcük, terim, deyim, kavram, gösterilen vb. anlamları içeren sözlükler yazılmalıdır. Bu amaç doğrultusunda Türk edebiyatının müstesna eserlerinden biri olan İstiklal Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un “SAFAHAT” adlı eserinin sözlük çalışması yapılmıştır.

Mehmet Akif şiir, nesir ve fikir alanındaki hünerini Safahat'ta ortaya koymuştur. Safahat Türk toplumunda büyük tesir uyandırmış bir eserdir hatta öyle ki günümüzde en çok sevilen ve okunan kitaplar arasında yer alır. Safahat kelime anlamı olarak "hayatın değişik  yüzleri, görünümleri ve evreler" anlamına gelmektedir. Mehmet Akif Ersoy, yaşadığı devrin siyasi ve sosyal hayatını çok iyi analiz etmiş ve eserlerinde de başarılı bir şekilde işlemiş edebiyatçılarımızdandır. Akif, kimilerine göre bir şair, kimilerine göre bir fikir adamı, kimilerine göre ise manzum bir hikâyecidir. Yedi kitap olarak yayımlanan şiir külliyatı Safahat, Akif'in bütün bu yönlerini barındıran eser olması açısından ayrı bir öneme sahiptir

Sözlük çalışmamızda “SÖZLÜK ÖZGÜRLÜKTÜR” sloganıyla edebiyat tarihimizde  eserleriyle Türkçeyi ustalıkla nasıl kullandığını gösteren Akif’in “Safahat” adlı eserinin  öğrencilerimiz tarafından anlaşılarak okunması ve dilimizin zenginliklerinin “Safahat”tan  yola çıkarak öğrencilerimize kazandırılması amaçlanmıştır.

Bu çalışmayı yapmamıza vesile olan ve projenin mimarı olan Milli Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin’e, İl Milli Eğitim müdürümüz Harun Tüysüz’e, İlçe Milli Eğitim müdürümüz Kemal Gülistan’a, şube müdürlerimize, sözlük çalışmamızda her türlü desteği sunan okul  müdürümüz Yalçın Kara’ya okul proje sorumlumuz müdür yardımcısı Semir Yücel’e,  sözlük çalışmamızda emek veren Türk Dili ve Edebiyatı zümre öğretmenlerine ve çalışmada emeği geçen okulumuz öğrencilerine çok teşekkür ederiz.

.

Mehmet Akif Ersoy (1873-1936)



Mehmet Âkif Ersoy 20 Aralık 1873’te İstanbul'da, Fatih ilçesi Sarıgüzel mahallesinde  dünyaya geldi. Annesi Buhara'dan Anadolu'ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. Babası, ona ebced hesabıyla doğum tarihini ifade eden "Ragîf" adını verdi. Fakat telaffuzu zor geldiğinden arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi.

İlköğrenimine Fatih'te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başladı. İki yıl sonra iptidai  (ilkokul) bölümüne geçti ve babasından Arapça öğrenmeye başladı. Ortaöğrenimine Fatih  Merkez Rüştiyesi’nde başladı (1882). Aynı zamanda Fatih Camii'nde Farsça derslerini takip etti. Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca dillerinde hep birinci oldu.

Rüştiyeyi bitirdikten sonra 1885'te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi’ne  kaydoldu. 1888’de okulun yüksek kısmına devam etmekte iken babasını kaybetti. Ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaparak aileyi bu eve yerleştirdi.

Mehmet Âkif öncelikle meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak istediği için Mülkiye İdadisi’ni bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve  Baytar Mektebi'ne (Tarım ve Veterinerlik Okulu) kaydoldu. Okul yıllarında spora büyük ilgi  gösterdi; başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katıldı; şiire olan ilgisi okulun son iki yılında arttı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirdi. Daha sonra bu okulda Türkçe öğretmenliği yapacaktır. Resimli Gazete’de Servet-i Fünun Dergisi'nde şiirleri ve yazıları yayımlanacaktır.

Mehmet Âkif’in hem öğrencilik hem de hocalık yaptığı bu mekânda bugün İstanbul  Sabahattin Zaim Üniversitesi hizmet vermektedir. Mehmet Âkif ve arkadaşlarının yemekhane salonu bugün İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Mehmet Âkif Ersoy Fuaye Salonu olarak kullanılmakta, iç kapı üzeri ve çevresini tam kıtalarıyla İstiklâl Marşı ve Âkif’in büyük portresi süslemektedir.

II. Meşrutiyet’in büyük etkisinde kalan Âkif, arkadaşı Eşref Edip ve Ebül’ula Mardin’i  çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908'de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı  oldu. Balkan Savaşı, Çanakkale Muharebeleri ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde çeşitli  görevlerde bulunup, Balıkesir'e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Paşa Camii'nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul'a döndü.

1921'de Ankara'da Taceddin Dergâhı'na yerleşen Mehmet Âkif, 500 lira ödül konularak  açılan İstiklâl Marşı yarışmasına başta katılmadı. Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Beyin teşvikiyle ikna oldu. Onun orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye'de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17:45'te Milli Marş olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500 lirayı hayır kurumuna bağışladı.

Kurtuluş Savaşı ve zafer sonrası uzunca bir süre Mısır’da yaşayan Milli Şâirimiz Mehmet  Âkif Ersoy, 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde  İstanbul’da, Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda vefat etti, Edirnekapı Şehitliğinde yatmaktadır.

En önemli iki eseri İstiklal Marşı ve şiirlerini yedi kitap halinde topladığı Safahat’tır.1

1 https://www.izu.edu.tr/izu-hakkinda/tarihce/mehmet-akif-ersoy


SAFAHAT

Mehmed Âkif Ersoy’un (ö. 1936) yedi kitaptan oluşan şiir külliyatı.

Mehmed Âkif’in gençlik yıllarında çok sayıda şiir yazdığı bilinmektedir. Dergilerde ve  dostlarında bulunan örneklere ve kendi ifadesine göre bu şiirler Tanzimat döneminde bazı  değişikliklerle devam eden divan şiiri, özellikle de Ziyâ Paşa ve Muallim Nâci, kısmen Abdülhak Hâmid tarzında yazılmıştır. Kitaplarına almadığı bu tür şiirlerden daha sonra vazgeçtiği, hiçbir şiirinin yayımlanmadığı 1901-1908 yılları arasında hayalden uzak, içinde yaşadığı toplumun meselelerine çözüm arayan bir yolda kararlı olduğu anlaşılmaktadır.

İlk defa 1329’da (1911) İstanbul’da basılan ve Safahat adını taşıyan kitap eserin diğer  kitaplarına göre hacimce en geniş olanıdır ve tamamı 1908-1910 yıllarında Sırât-ı Müstakîm’de yayımlanmış manzumeleri ihtiva etmektedir. Şair, okuyucuya hitaben baş tarafa eklediği beş beyitlik başlıksız manzum parçada, şiirde sanat anlayışının tasannudan uzak olduğunu, sadece kendi sıkıntılarını muhatabına aktarma arzusu taşıdığını ifade eder. Bu kitaptaki şiirlerin en eskisi, neşri sırasında alt tarafına konulan kayda göre 23 Haziran 1904 tarihini taşıyan “Bir Mersiye”dir. Şiirlerin çoğu şairin kendi çevresinde müşahede ettiği toplumun acılarını dile getirir. Böylece daha sonraki bir manzumesinde belirteceği, “İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim” formülü bu ilk kitabından itibaren gerçekleşmeye başlamıştır. 

Mehmed Âkif’in toplumun alt tabakasına mensup insanların hastalık, ölüm, fakirlik, sefalet, iptilâlar ve kötü yönetim karşısındaki çaresizliğini, suskunluğunu bir fotoğraf gerçekçiliğiyle ve küçük manzum hikâyeler şeklinde anlattığı şiirleri şunlardır: “Hasta”, “Küfe”, “Hasır”, “Meyhane”, “Mezarlık”, “Bayram”, “Selma”, “Seyfi Baba”, “Kör Neyzen”, “İstibdat”, “Mahalle Kahvesi”, “Köse İmam”, “Âhiret Yolu”, “Yemişçi İhtiyar.” 

Yine toplumun dahaüst yapıda ve daha soyut meselelerini dile getiren manzumeleri de “Durmayalım”, “Geçinme Belâsı”, “Merhum İbrâhim Bey”, “Azim”, “Cânan Yurdu”, “Bir Mezar Taşına Yazılmıştı” ve “Âmin Alayı”dır.

“Kocakarı ile Ömer” ve “Dirvas” başlıklı, konusunu İslâm tarihinden alan iki manzum hikâye ile birer ideal devlet adamı portresi çizerken “Acem Şahı”, “İstibdat”, “Hürriyet” başlıklı şiirler şairin dönemin siyasî yöneticilerine karşı tenkitleridir. 

Bunlara daha soyut / felsefî mânada insanı ele aldığı “İnsan”, “Bir Resmin Arkasına”, “Bu da Bir Mezar Taşı İçin Yazılmıştı”, “Tercümedir”, “Hüsrân-ı Mübîn”, “Hasbihal” adlı manzumeler eklendiğinde ilk Safahat’taki kırk dört şiirin toplumu ve içindeki insanı işlemekte olduğu görülür. 

Bunların dışında kalanlardan “Fâtih Camii” çocukluk hâtıralarını, “Bir Mersiye”, “Selma”, “Merhum İbrâhim Bey” yakınlarının ölümü üzerine duygularını, “Ressam Haklı”, “Şair Huzurunda Münekkit”, “Bebek yahud Hakk-ı Karâr” şairin nükte ve hiciv tarafını yansıtır. Çoğu lirik tarzda olan “Hasbihal”, “Cânan Yurdu”, “Gül-Bülbül”, “İstiğrak” ve özellikle “Tevhid yahud Feryad” şairin dinî-mistik duygularını ifade eder.

Eserin bundan sonraki bölümleri yine Safahat üst başlığı ile fakat ayrı adlarla yayımlanmıştır.

İkinci kitap Süleymaniye Kürsüsünde adıyla tek ve uzun bir metindir. 1912’de Sırât-ı Müstakîm’de (bu sırada Sebîlürreşâd adını almıştır) dokuz sayı tefrika edildikten sonra aynı yıl kitap olarak da çıkar.

Birinci şahıs ağzından bir tahkiye olan eserin başında şair Galata Köprüsü’nden Yenicami’ye doğru gitmektedir. Haliç’in yosunlu suları ve bakımsız sokaklar birtakım nüktelerle anlatılırken yol üzerindeki Yenicami, daha sonra Süleymaniye Camii sanatkârane bir şekilde tasvir edilir. Caminin kürsüsünde yaşlı bir vâiz konuşmaktadır. Hikâyenin bundan sonrası, aslen Özbekistanlı olan bu vâizin dolaştığı Türk-İslâm dünyasında gördüklerini zaman zaman yorumlayarak anlattıklarıdır. 

Âkif’in, İslâm coğrafyasını ve kavimlerini dikkate alarak İslâm idealiyle (İslâmcılık) ilgili fikirlerini dile getiren ilk eseri olması bakımından Süleymaniye Kürsüsünde ayrı bir önem taşır. Ona göre İslâm toplumunun çöküşünün sebebi İslâm’ın aslî kaynaklarından uzaklaşılmasıdır. Kürsüde konuşan vâizin anlattıklarıyla, o yıllarda İstanbul’a gelen Özbekistanlı Abdürreşid İbrahim’in aynı dönemde yayımlanan Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişâr-ı İslâmiyyet adlı kitabında İslâm coğrafyası hakkında yazdıkları arasında paralellik bulunmaktadır. Bu bilgilerin dışında “İslâm’ı asrın idrakine söyletmek”için yapılan yorumlar doğrudan doğruya Âkif’e aittir. Vâizin konuşması bir dua ile sona erer.

Hakkın Sesleri adını taşıyan üçüncü kitap (İstanbul 1331) Balkan savaşları yıllarının acılarını dile getiren on şiirden oluşur. 1913 yılının Ocak-Mayıs aylarında Sebîlürreşâd’da çıkan ve kronolojik sırayla kitaba giren ilk dokuz manzumeden sekizi Kur’ân-ı Kerîm’den bazı âyetlerin, biri bir hadisin serbest yorumunu ihtiva eder. Sonuncu şiir “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi” başlıklı kısa bir manzumedir. Başlıkları olmayan şiirlerde âyet veya hadis metni ve tercümesinden sonra manzume metni gelmektedir. Gerek âyetlerin gerekse hadisin ortak meâlleri insanların kendi hataları sebebiyle uğradıkları musibetlerin etrafında toplanmaktadır. Mevlid gecesiyle ilgili şiir ise bu musibetlerden ibret alıp uyanmaya bir çağrı ve Hz. Peygamber’in ruhaniyetinden istimdat mânası taşımaktadır. Kitabın sonunda Âkif’in yakın dostlarından Ferit Kam’ın “Enîs-i Rûhum Âkif’e” hitabıyla sanata ve şiire dair bir çeşit takriz mahiyetindeki mektubu bulunmaktadır.

Safahat’ın, adı ve mahiyeti bakımından ikinci kitapla benzerlik gösteren dördüncü kitabı Fâtih Kürsüsünde de (İstanbul 1332) tek ve uzun bir manzumeden oluşur. 1913-1914 yılları içinde Sebîlürreşâd’ın yirmi sekiz sayısında tefrika edilmiştir. Başlangıçta, Anadolu yakasından vapurla gelip Galata Köprüsü’ne inen iki arkadaş buradan yürüyerek Fatih’e gider. Yolda yine nükteli bir sohbet esnasında etrafta gördükleri şeyler hakkında bazan bunların getirdiği çağrışımlarla birtakım dinî, siyasî konularla dil ve edebiyat konularına girip II. Meşrutiyet hareketinden sonra ortaya çıkan bozuklukları eleştirirler. Nihayet Fâtih Camii’ne giren iki arkadaş kürsüdeki vâizi dinlemeye başlar.

Vaazın konusu çalışma hakkındadır. Vâiz konuşmasının içinde bir laytmotif gibi, “Bekāyı hak tanıyan, sa‘yi bir vazîfe bilir / Çalış, çalış ki bekā sa‘y olursa hak edilir” mısralarını altı defa tekrar eder.

Manzumenin bu beyitle birbirinden ayrılan parçalarının her birinde hilkatin, gezegen ve yıldızların, bulutların, maddenin en küçük parçalarının, yeryüzündeki varlıkların, kısaca bütün kâinatın devamlı hareket halinde olduğu söylenir. Eski İslâm medeniyetinden ve Batı’dan örnekler verilerek çalışmanın hak edilen semeresi ortaya konur. Doğu milletleri ve İslâm dünyası daldığı derin uykudan uyanmalı ve miskinlikten kurtulmalıdır. Böylece Âkif, Süleymaniye Kürsüsünde tasvir ettiği İslâm dünyasının perişanlığını onun tembelliğine, kurtuluşunu da çalışmasına bağlamaktadır. Ona göre ebedî hayatın varlığına inanıldığı kadar çalışmanın da insanlık görevi olduğuna inanmak gerekir. Bu kitap da vâizin bir duasıyla sona erer.

Hakkın Sesleri ile paralellik gösteren beşinci kitap Hâtıralar başlığını taşır (İstanbul 1335). Manzumelerin çoğunun Sebîlürreşâd’daki neşir tarihleri 1913-1915 yılları arasıdır. Bazılarının altında Berlin’de kaleme alınmış olduğu kaydı bulunmaktadır. Kitaptaki on manzumeden dördü âyet, ikisi hadis meâllerinin serbest yorumudur. Bu defa Balkan savaşlarının yol açtığı facialara I. Dünya Savaşı acıları da eklenmiştir. Altı şiirin dışında kalan “Uyan” başlıklı manzume halkı meskenetten uyarmayıhedefler. Kitabın son üç şiiri Âkif’in 1914-1915 yıllarında gerçekleştirdiği üç seyahatin intibalarını taşır. Bunlardan “el-Uksûr’da” Mısır’a yaptığı ziyarette tarihî harabeler karşısındaki duygularını anlatır; uzun bir manzume olan “Berlin Hâtıraları”nda Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın verdiği görevle gittiği  Berlin’de çeşitli yönleriyle Doğu’yu ve Batı’yı karşılaştırır. Şiirin dokuzuncu bölümü “Târîh-i Kadîm” sebebiyle Tevfik Fikret ve arkadaşlarının tenkidi için kaleme alınmıştır. Kitaba ikinci baskısında giren (1918) sonuncu şiir “Necid Çöllerinden Medine’ye” ise şairin aynı teşkilâtın verdiği görevle gittiği Necid’den Medine’ye kadar olan yolculuğunu ve Hz. Peygamber’in kabrini ziyaretinde yaşadığı duygularını dile getiren en lirik şiirlerindendir.

Safahat’ın altıncı kitabı Âsım (İstanbul 1342) Âkif’in yazılışı ile basılması arasındaki sürenin en uzun olduğu eseridir. Âsım’ın ilk parçaları Sebîlürreşâd’da 1919 Eylülünde çıkmaya başlamış, araya Mehmed Âkif’in Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçişi ve faaliyetleri girmiş, bu sebeple dergide sadece bir kısmı uzun aralıklarla çıkabilmiştir. Hacimce ilk Safahat’tan sonra en genişi ve manzum diyaloglarının en uzunudur. Kitabın tamamına yakın bölümü Hocazâde ile Köse İmam arasında geçer. Arada ve sonda Âsım’ın ve Emin’in konuşmaları da bulunur. Yer yer dinî-lirik ve millî heyecan gösteren parçaların bulunduğu bu diyalog şu konular etrafında çerçevelenebilir: I. Dünya  Savaşı içinde Çanakkale muharebelerinden bir müddet sonra İstanbul’da Hocazâde’nin Sarıgüzel’deki evinde Köse İmam ile Hocazâde uzun bir sohbete girişir. Mehmed Âkif’i temsil eden Hocazâde’nin babası, Köse İmam’ın da vaktiyle hocası olmuştur. Hocazâde’den bir önceki nesle mensup olan Köse İmam dertleşmek için Hocazâde’nin evine gelmiştir. Önce komşusunda geçen bir olaydan bahsedecek, ardından oğlu Âsım’dan dert yanacaktır. Komşudaki olay vesilesiyle Köse İmam şahidi olduğu birtakım üzücü hadiseleri fıkralarla, hikâyelerle süsleyerek anlatır. Aile kurumu çökmektedir. Köylünün sağlığı gibi ahlâkı da bozulmuş, geçimi ise bitmiş tükenmiştir. Millet basiretsiz ve kötü idarecilere körü körüne uymaktadır. Birbirini anlamayan eski nesil-yeni nesil, halk-aydınlar, mektep medrese ikiliği memleketi gittikçe derinleşen bir çatışmaya sürüklemektedir. Köse İmam’ı bedbin eden bu gerçeklerin karşısında Hocazâde ümitlidir. Doğu yahut İslâm dünyası bu uyuşukluktan  kurtulacaktır. Âsım bu ümidin en güzel örneğidir. Âsım’ın nesli her türlü imkânsızlık ve kötü şartlar içinde mücadele vermiştir. Bunun son örneği Çanakkale savaşlarıdır. Burada Âkif’in Çanakkale şehidleri için yazdığı uzun lirik parça Hocazâde’nin ağzından söylenir. Kitap, savaştan kurtulmuş bir vatanda İslâm’ın ve Türklüğün geleceği için Batı’nın ilmini, tekniğini kazanmak üzere Âsım’ın Avrupa’ya gönderilmesiyle sona erer.

Mehmed Âkif’in Mısır’da yaşadığı sırada Kahire’de yayımlanan Safahat’ın son kitabı Gölgeler’dir (Kahire 1352). On yedisi kıta olmak üzere kitapta yer alan kırk bir şiirden en eskisi 4 Temmuz 1334 (1918) tarihini taşırken Âkif’in sağlığında basılmış son şiiri de 22 Ağustos 1349 (1933) tarihli “Sanatkâr” başlıklı manzumedir. Gölgeler’de 1918-1921 tarihlerini taşıyanların çoğu, özellikle bunlar arasında yine âyetlerin serbest yorumları olan “Hâlâ mı Boğuşmak”, “Yeis Yok” ve “Azimden Sonra Tevekkül” manzumeleri öncekiler gibi irade, ümit ve gayret temaları üzerine kurulmuşken diğerleri genellikle şairin Mısır’daki bir çeşit sürgün hayatını ve bedbinliklerini yansıtır.

Beklediği İslâm idealinin gerçekleşmemesinin verdiği ümitsizlikle vatanından uzak yaşamaya mecbur bir ruh halinin doğurduğu karamsarlık “Hüsran”, “Şark”, “Umar mıydın?”, “Mehmed Ali’ye”, “Bülbül”, “Leylâ”, “Firavun ile Yüzyüze”, “Vahdet” şiirlerinde açıkça hissedilir. Gölgeler’e asıl özelliğini veren ise hayatında ve eserinde tasavvufa meyletmemiş olduğu bilinen şairin dinî fikirlerinin mistik duygulara yöneldiği “Gece”, “Hicran” ve “Secde” şiirleridir. Altlarındaki kayıtlara göre ikamet etmekte olduğu Hilvan’da bir duygu yoğunluğuyla yazıldığı anlaşılan şiirler Âkif’in en lirik  parçalarındandır. Bunlara yine benzer ruh halini yansıtan “Said Paşa İmamı” ve “Hüsam Efendi Hoca” manzum hikâyeleri de eklenebilir. “Sanatkâr” başlıklı şiiri ise Âkif’in Müslümanların dertleri ve hayal kırıklıkları ile geçen hayatının kısa, duygulu bir özeti olduğu gibi Safahat’ın önceki ciltlerinde belirmeyen, fakat şahsiyetinin önemli bir tarafını teşkil eden sanat sevgisini, özellikle de Batı mûsikisine olan ilgisini aksettirir.

Safahat’ın her kitabı ayrı ayrı olmak üzere Mehmed Âkif hayatta iken birkaç defa basılmış,  ölümünden sonra ve özellikle vefatının 50. yılından itibaren pek çok yayınevi, resmî ve özel kuruluşça bugüne kadar yedi kitap bir arada olarak bazıları inceleme de ihtiva etmek suretiyle 100’den fazla baskısı yapılmış, böylece Safahat Türkiye’de en çok tiraja ulaşan şiir kitaplarından biri olmuştur. 

Bu basımlar arasında Âkif’in Safahat’a almadığı şiirleriyle beraber (Safahat, İstanbul 1987), bütün şiirlerin ilk yayın tarihleri, dergide ve çeşitli basımlarındaki karşılaştırmaları, özel adlar fihristi (Safahat: Edisyon Kritik, Ankara 1990) ve eski-yeni harflerle tenkitli neşir (Safahat, İstanbul 1991) olmak üzere önemli birkaç yayın M. Ertuğrul Düzdağ tarafından gerçekleştirilmiştir. Ayrıca İsmail Hakkı Şengüler’in on ciltlik Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmed Âkif Külliyatı’nın (İstanbul 1990-1992) I-IV. ciltleri Safahat’a ayrılmıştır.1

1 https://islamansiklopedisi. org.tr/safahat

SÖZLÜK

A

Âbâ:1.atalar, babalar, pederler 2.yünden yapılmış kaba kumaş, ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise.

Âbânî: ipekten, sarıya çalar bir renkte dallı nakışlarla işlenmiş bir tür beyaz kumaş.

Abes: boş, anlamsız, gayesiz, saçma.

Ab-ı rûy: yüzsuyu, şeref, haysiyet, namus.

A’dâd: adetler, sayılar.

Adale: kas, kaslar.

Adem: yokluk, hiçlik, olmama, bulunmama

Adû: düşman.

Afâk: ufuklar, dış alemler; taraflar, yönler.

Ağniyâ: zenginler,ganiler.

Âğûş : kucak,sığınılacak yer.

Ağyâr: başkaları, yabancılar, düşmanlar, rakipler.

Âhâd: birler, birden dokuza kadar olan sayılar.

Ahcâr: taşlar.

Ahenîn : demirden,demir gibi; çok kuvvetli, pek sağlam.

Aheste: yavaş, ağır, usul.

Ahfâd: torunlar, hafidler.

Ahiren: sonradan. Son olarak, geçenlerde, son

zamanlarda.

Ahlâf: gelecek nesiller.

Ahlât: karıştırılmaya elverişli, çok karıştırılabilir; salgılar.

Ahrâr: hür kişiler, özgürler, esir ve köle olmayanlar.

Ahyâ: diriler, canlılar.

Akabât: 1. Korkunç durumlar, tehlikeli anlar. 2.Tehlikeli geçitler, sarp yollar.

Akdâh: kadehler.

Akdes: en mukaddes, en mübarek, en kutsal.

Âkil: yiyen, yiyici.

Akîm: neticesiz, beyhude, sonuçsuz; kısır, verimsiz.

Aksâ: en son, uzak, en uzak.

Aktâr: 1. Her taraf, her yer, taraflar, yöreler 2.güzel kokular taciri, baharatçı. 3.ecza, ilaç

satan adam. 4. Çaplar, dairenin merkezinden geçen doğru hatlar.

Akvâl: sözler, kaviller, konuşmalar.

Akvâm: kavimler, ırklar, milletler.

Âlâm: elemler,kederler,acılar, üzüntüler.

Amâde: hazır, hazırlanmış.

A’mâk: derinlikler.

Amâl: ameller, işler; emeller, arzular, istekler.

Amel-mânde: iş göremez durumda olan.

Âmennâ: inandık, iman ettik.

Amîk: derin.

Amûd: sütun, direk.

An- karib: yakından, en kısa zamanda, çok zaman geçmeden.

Ananât: ananeler, gelenekler.

Anâsır: unsurlar, elementler, elemanlar.

Ârâ:1. Oylar, reyler, fikirler. 2.süsleyen, bezeyen.3.mıntıka, bölge, komşuluk. 4.avlu  5.çıplaklık

Arâkiyye: dervişlerin giydikleri yünden yapılmış bir çeşit külah; ter çeken başlık, terlik.

Ârâm : 1. Durma, dinlenme, sükun, karar 2. Rahat, huzur, istirahat.

Aramgâh: dinlenme yeri, mezar.

Arsenik: bir tür element.

Arz:1.toprak, yeryüzü, dünya, zemin. 2.memleket, ülke. 3.genişlik, en. 4.sunma, arz etme.

Âsâr: eserler, izler, nişanlar.

Asûd: arslanlar, yiğitler.

Âsüman: gökyüzü, sema, felek, gök kubbe.

Âşinâ: bildik, tanıdık; bilen, tanıyan.

Aşiyân: yuva, ev, mesken, ikametgâh, kuş yuvası.

Aşûb: kargaşa, karıştırıcı, karıştıran.

Ateh: bunama, bunaklık

Âti: gelecek, ilerideki, aşağıdaki; inatçı, kalın kafalı, sert başlı

Attâr: baharatçı, aktar, güzel koku satan adam.

Avâlim: alemler, dünyalar, cihanlar.

Âyât: ayetler, menziller, mekânlar.

Ayyuk: 1.gökyüzünün pek yüksek yeri. 2.samanyolunun daima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldız.

Âzâde: hür, özgür, serbest, bağlardan kurtulmuş.


B

Ba’s: 1. Dirilme, diriltme, diriliş, ihya 2.gönderme, gönderilme, yollama.

Bâb: 1. Kapı, bölüm, kısım, fasıl; mevzu, konu. 2.bektaşi şeyhi, manevi rehber, şeyh. 3.hayır, uğur; ata, ecdad. 4.layık, uygun, elverişli, münasip.

Bâd: 1.rüzgâr, yel; soluk, nefes 2.defa, kez; yük, olsun.

Bâde : şarap, içki; kadeh..

Bâdî: 1.sebep, sebep olan, yol açan; halk eden, hâlık, yaratan. 2.geçici, havaya veya rüzgâra

ait, zahir ve aşikâr olan.

Badîye: çöl, sahra; kır, ova.

Bâh: şehvet, cinsel güç.

Bahr: 1.deniz, büyük göl veya nehir. 2.âlim, çok bilen, iyi kimse. 3.yarmak, yırtmak; çok  yürüyen at, deve hastalığı.

Bahr-i ahmer: kızıldeniz.

Bahs-i dûradûr: uzayıp giden mevzu.

Bâlâ: üst, yukarı, yüksek, yüce.

Bâr: 1.yük, zahmet, eziyet, ağırlık. 2.yemiş, meyve. 3.yağdıran, serpen, döken. 4.defa, kez,  kere; izin, kale duvarı; allah.

Bârân: yağmur, rahmet.

Bargâh: yüksek huzur, padişah huzuru, otağ, padişah divanhanesi; dua edilen yer.

Bârû: sur, kale duvarı, burç, hisar burcu,

sığınak.

Ba'sü ba'de'l-mevt: ölümden sonra diriliş.

Bâzîçe: oyuncak, eğlence.

Bedâyi: eşi benzeri olmayan güzellikler.

Bedi' : güzel, eşsiz güzel, benzersiz, beğenilen, yepyeni, eşi ve benzeri olmayan.

Bedî: benzersiz güzel, üstün, özgün.

Bedîhî: ispat gerektirmeyecek kadar açık, apaçık, aşikâr, kuşkusuz.

Bedreka: kılavuz, uğurlama, yolcu etme.

Behâim: hayvanlar, Suriye’de bir sıradağ.

Behîmî: hayvanca, hayvani, hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.

Beht: şaşkınlık, hayranlık; yalan söylemek, ansızın bir şeyi almak.

Bekâ: kalıcılık, devamlılık, ebedilik, ölmezlik.

Beliyyât: belalar, gamlar, felaketler, kederler, sıkıntılar.

Benân: parmaklar, parmak uçları.

Benât: kızlar, bebekler.

Bendegân: padişahın hizmetindekiler, kullar,

hizmetliler, köleler.

Ber: 1. Üzere, üzerine, yukarı. 2.göğüs, sine, bağır, sadır. 3.yan, taraf; yaprak, varak; nakil,   götürücü; meyve.

Berâhîn: deliller, kanıtlar, şahitler.

Berceste: 1. Seçkin, seçme, sağlam ve latif. 2.zahmetsizce hatıra geliveren ve çok kıymetli  olan söz, iyi mısra.

Berdâr: asılmış, yukarı kaldırılmış; tutucu, itaat ettirici; meyveli, meyve verici olan.

Berf: kar.

Berhâne: eskiyip harap olmuş konak, ev.

Berhudâr: mutlu, saadete erişen, selamette.

Berîn: 1.çok yüksek, en yüce, yüksek, yüce 2.yarık, yırtık, delik.

Berk:1.katı, sert, sağlam. 2.şimşek, yıldırım, parıltı, kıvılcım, şimşek çakması, parlama.  3.zinetlenme, süslenme. 4.göğüs, sadır; yaprak. Berk-i nigâh: şimşek (gibi) bakış.  Bermu’tâd: alışıldığı üzere, her zamanki gibi.

Bernâme: mektup başlığı, zarfın üzerindeki adres.

Berzede: biriktirilmiş, toplanılmış, bir araya getirilmiş.

Besîm: güleryüz’ü, güleç.

Beşâret: müjde, muştu, iyi haber, müjdeleme.

Beşuş: güleryüzlü, şen.

Bevad: mahvolma, yok olma.

Beyâbân: çöl, sahra, kır.

Beyyinât: deliller, mucizeli açık ayetler, açık ve

belli şeyler.

Beyzâ: 1.beyaz, bembeyaz, parlak; yumurta.

2.afet, bela, musibet. 3.demir başlık, demirden

savaşçı başlığı.

Bezl: cömertçe vermek, bol bol vermek, esirgemeden vermek.

Bezm: 1.sohbet meclisi, eğlence meclisi, içki meclisi, muhabbet yer 2. Yayın kirişini çekip  sonra salıverme   3.bir şeyi diş ucuyla ısırma.

Bî-aram: durup dinlenmeme.

Bîdâr: uyanık, uykusuz, uyumayan.

Bidâyet: başlangıç, başlama; ilk önce, ilk olarak.

Bîhûş (et-) : aklını başından almak.

Bîhûş: akılsız, şaşkın, sersem.

Bi-insaf: insafsız, acımasız.

Bîkes: kimsesiz.

Bilfarz: farz edelim ki, diyelim ki, varsaymakla, olduğunu kabul ederek.

Bimâr: hasta.

Bî-meâl: anlamsız, manasız.

Bîn: gören anlamında son ek.

Bina: göz, gören, görücü; ev, yapı, bina etme, dayandırma.

Bî-payân: sınırsız, sonsuz.

Bister: yatak, döşek.

Bîtâb: güçsüz, yorgun, takatsiz.

Bî-tenâhi: sonsuz, tükenmez.

Bî-vâye: nasipsiz, kısmetsiz, mahrum.

Bî-zar: bıkmış, usanmış, bezginlik.

Bû'd: uzaklık, mesafe, aralık, boyut.

Bûd: varlık, uzaklık.

Buhayre: göl, küçük deniz.

Buk’a: ülke, yer, diyar, yer parçası, boş ve ıssız

yer; sağlam ve büyük bina.

Burûc: burçlar.

Büd u nebüd: var yok, oldu olmadı.

Büka: ağlama.

Bülend: yüce, yüksek, büyük.

Bünyâd (kur-): temel atmak.

Bünyâd: temel, kök, yapı, bina.

Bünyân: bina, yapı, duvar, saray.

Bürehne: açık, yalın, çıplak.

C-Ç

Cahim: cehennem, cehennemin dördüncü tabakası.

Cahîmî: cehennem gibi.

Câmedân: gardrop.

Câmid: cansız, donmuş, donuk, hareketsiz, ruhsuz.

Câri: akan, akıcı geçerli, yürürlükte, yürüyen.

Câvidân: ebedi, sonsuz, kalıcı.

Cây:yer, makam, mevki; değer, layık.

Cebânet: korkaklık, ürkeklik.

Ceberut: azamet, büyüklük, hakimlik; baskı, zorlama.

Cebin: 1. Alın. 2. Korkak, cesaretsiz, yüreksiz.

Cebin-i sîmîn: gümüşe benzer alın, gümüş gibi alın.

Cebri: zoraki, zorla, zorunlu olarak.

Ced: ata, dede.

Cedel-gâh: mücadele yeri, dünya.

Cefa-dide: cefa görmüş, cefa çekmiş.

Celâdet: yiğitlik, kahramanlık, bahadırlık.

Celî: belli, açık, aşikar, meydanda, parlak.

Cenâh: kanat, taraf, yan, yön, kısım; kol, pazu.

Cenub: güney.

Cerh: yaralama,yaralatma, çürütme, yara.

Ceride: gazete, tutanak; yalnız, tenha.

Ceriha: yara.

Cevâmî: toplayıcı olan şeyler.

Cevelan: dolaşma, gezme, gezinti.

Cevelan-gâh: dolaşma yeri, gezinme yeri, gezip

dolaşılan yer.

Cevf: iç, iç kısım, oyuk, çukur, boşluk; orta,

yarı.

Cevv: hava boşluğu, gök, yer ile gök arası, gök boşluğu.

Ceyb: cep, yaka.

Cibah: cepheler, alınlar.

Cibal: dağlar.

Cibal-i velveledâr: sesli dağlar, gürültülü dağlar.

Cibilli: yaratılıştan, mayadan, soydan; huy, tabiat.

Cidâl: mücadele, kavga, çekişme, cenk, muharebe, savaş.

Cidâr: duvar.

Cife: leş, ölü hayvan, kokmuş et.

Cihâz: çeyiz, alet, edevat, aygıt, sistem; organ, duyu.

Cud: cömertlik, eli açık olmak.

Cuş: coşma, kaynama.

Cuşiş: coşkunluk, coşma, coşku.

Cuy: akarsu, ırmak, çay; arayan, arama.

Cuybar: akarsu, ırmak, nehir, dere, çay.

Cüdâ: uzak kalmak, ayrı düşmek, ayrı, ayrılmış, ayrılık.

Cündi: sipahi, süvari, usta binici, ata iyi binen.

Cünun: delilik, cinnet, delirmek.

Cür’a: bir yudumluk su, içim, yudum.

Çâk: 1.yırtmak, yırtık, çatlak, yarık, yırtmaç.

2.iyi, güzel, sıhhatli, şişman.

Çakşır: 1.ince kumaştan yapılan uzun bir çeşit

şalvar. 2. Kuşların ayağındaki tüy.

Çalâk: çevik, atik, kıvrak, yerinde duramayan, çabuk.

Çerâğ: kandil, lamba, mum, çıra.

Çin: kıvrım, kırışık, büklüm, buruşukluk.


D

Dalkavuk: çıkar ve yarar beklediği ya da kendisinden çıkar sağladığı kimselere makam ve  durumca büyüklere karşı saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse

Damǎn: bir şeyi üstlenme, taahhüt ve garanti etme

Dani: kişiler nezdinde doğacak zararlardan sorumlu olacağını, hakkında hukuki ve cezai  işlem yapılacağını peşinen kabul eden kimse. Hor, zelil.

Dar ü divar: yer, ülke, mekân.

Daraban: vurma, vuruş, çarpış, çarpıntı.

Daye: çocuk hizmetçisi, çocuğa süt veren dadı, mürebbi, süt anne, çocuk bakıcısı.

Dehen: ağız

Dehhaşe : çok korkunç, dehşetli

Dehr: dünya,devir,çağ,çok uzun zaman.

Dehşet: bir tehlike ya da korkunç bir şey

karşısında duyumsanan ürküntü, büyük korku

Delâlet: deliller, kanıtlar

Dem: kan, soluk, ağız,nazar,an,vakit,saat.

Demâdem: zaman zaman, her vakit, daima, her an.

Deni: dünyaya ait , fani ve geçici .

Dereke: seviye, aşağı derece, gitgide alçalan durumların her biri.

Derun: içyüz,iç taraf, kalp,gönül

Derya: deniz

Dest: , el, (çoğulu:düşüt) dört bucaklı yastık ve elbise.

Destâr: sikkeye sarılan sargı, mevlevilikte sarık

Destar: eskimiş sarık, halk ağzında örtü

Desti: testi.

Deva: hastalığı iyileştirici nesne, ilaç; çözüm,

çare

Devahi: felaketler, büyük afetler,kazalar,üstün

zekalılar.

Devair: daireler

Deverân: dolaşma, dönme, dolaşım

Devr-i istibdad: baskı dönemi

Devr-i istila: istila zamanı

Deyyar: manastır sahibi, biri, bir kimse, fert

Didar: yüz, çehre, göz, görüş kuvveti

Dide: göz/görmüş, görülmüş

Didinmek: hiç durmadan, kendini yıpratırcasına çalışmak, çalışıp çabalamak

Dil- hah: gönlün isteği, arzusu

Dilber: gönül alan güzel sevgili

Dil-nişin: gönülde yer tutan. Latif hoş.

Dimağ: akıl, beyin

Din-i fıtri: insanın tabiatına uygun din, islam

Din-i mubin: islam dini

Duhât: zekiler, dâhiler

Dur: uzak kalmak

Dümbelek: ağzında deri gerilmiş dipsiz bir çömlek biçiminden darbukaya benzeyen,  alaturka müzikte tempo tutmaya yarayan el ile vurularak çalınan bir tür çalgı

Düra dür: uzun uzadıya, uzaktan uzağa; durmaksızın

Dürdane-i ismet: temizlik incesi

Düstur: genel kural, nizam.

Düşun: dış evrenin kişinin zihninde yansıması

E

Eb'ad: çok uzak

Ebkem: dilsiz

Ecdat: geçmişteki büyükler, atalar ve dedeler

Ecir: · bir işi yapmak için kendi kuvvetini veya san'atını kirâya veren, çalışan kimse, işçi.

Ecnam: son, işin sonu mecaz: gelecek

Ecza: tek parça, kısım,birimler, unsurlar.

Edvar: devirler, dönemler

Efkan: bağırıp çağıran

Efkâr: fikirler, kaygı, tasa, üzüntü ve sıkıntı

Eflaka: göklere

Efrâd: fertler, bireyler ve şahıslar

Ekseriyyet: çoğunluk, çokluk

Ekvan: varlıklar

Elhasıl: sonuç olarak

Elim izmihlal: acı yok oluş

Elvah: levhalar,portler,tablolar

Elzem: gerekli

Emel: gönülde yaşatılan ve gelecekte gerçekleşmesi istenen şey,istek,arzu.

Emin tarık: güvenilir yol

Emvac- ı berfu baran: yağmur ve kar dalgaları

Emvac: dalgalar

Emvat: ölüler

Enbiye: nebiler, peygamberler

Encüm: yıldızlar

Encümen: cemiyet, meclis

Endaze: eskiden kullanılan 65cm boyunda bir

uzunluk ölçüsü

Endülüs: 711 -1492 arasındaki müslümanlığınetkisi altında bulunan bölgelere verilen isim

Enfes: putlar

Enfiye: toz haline getirilmiş tütünün burun deliklerine çekilerek tüketicide nefes yoluyla  fizyolojik etki yaban bir tütün çeşidi

Engin: açık deniz çok geniş iyi

Enin i istimat: yardım iniltisi

Enin: inilti, feryatlar

Enini muhtazarı: ölümü bekleyen

Enini ruh: ruhun inleyişi

Enkaz ı tarumar beşer: darmadağın

Enkaz-i beşer: insan yığını

Ensar: medine yerlileri hicret eden mekkelilere

yardım ederler

Envar: nurlar, ışıklar, aydınlıklar. maddi veya manevi karanlıkta kurtulmaya vasıtalar olanlar

Epsar: farkında olan gözler

Erbab: işini iyi bilen

Erkan: bir toplumun önde gelenleri, söz sahipleri ve büyükler, üstler

Ervah: ruhlar

Esaret: kölelik,tutsallık ve esirlik

Esbab: gerektirici sebepler, gerekçeler

Escad: cesetler

Esef et-: üzülmek

Eşbah: uzaktan görülen karartılar ve hayaller şahıslar, cisimler, benzerler.

Eşed: şiddetli

Eşhas: kişiler, şahıslar

Eşkâli: şekiller

Eşvak: şiddetli arzular, istekler

Etfâl: çocuklar

Etradı: şahıslar, fertler

Evamir: emirler

Evellce: önceleri eskileri

Evham: temelsiz kaygılar kuruntular ve kuşkular

Evkaf: vakıflar müdürlüğü

Evvel: önce

Evvela: ilk iş olarak ilkin ilk önce

Eyer: binicinin rahat olmasını sağlamak için binek atlarının sırtına konulan, biçim ve tip  yönünden türleri bulunan nesne

Eytam: yetimler

Eyyami: günler

Ezeli: başlangıcı olmayan, öncesiz, eski.


F

Faide: fayda, kazanç, kar, yararlılık.

Fârûk: Hz. Ömer'in lakabı. Fârûk kelimesi arapça fark (furk, furkān) kökünden türemiş  mübalağalı ism-i fâildir. Fark sözlükte “iki nesnenin arasını ayırmak” mânasına gelir

Fasıl: bölüm

Fasid: bozuk

Faslü’l-hitab: seslenme bölümü

Fatin: ışık

Fazıl: değerli, erdemli

Feca’atle: içler acısı

Fecayi: musibet

Fecr: şafak, tan ağarması.

Fecr-i nazan: nazlı şafak

Fedai: her tehlikeyi göze alan ülkü yolunda canını bile esirgemeyen kimse

Felah: kurtuluş

Fenni: yöntemine göre yapılan ya da yönetimine göre olan

Ferağ: uzak durma

Feraiz-i iman: imanın şartları

Ferda: yarın, gelecek zaman.

Ferid: eşsiz

Ferîk: osmanlı devleti'nin son dönemi ve cumhuriyet'in ilk yıllarında kullanılan mirliva ile ferîk-i evvel rütbeleri arasında olan ve günümüz rütbelerinden korgeneral rütbesine eşit askerî rütbe.

Fersude: eskimiş

Ferş-i rahıd: yolun yaygısı

Feryad: bağırmak, çığlık atmak

Fes: sarık

Fesad: bozulma

Fetret: iki olay arasında gecen süre

Fetva: din adamının verdiği dini görüş

Feve fevc: dalga dalga

Fevk: üst

Fevkinden: üstünden

Feyfa: çöl

Feylesof: filozof

Feyyal: fil çobanı. File bakan kimse.

Feyyaz: feyyaz, arapça kökenli bir isim olup "cömert", "eli açık", "bol veren" veya  "bereketli" anlamına gelir. Ayrıca, bolluk ve cömertlik anlamında da kullanılmaktadır.

Feyz: feyiz (feyz) ve feyezân kelimeleri (çoğulu füyûz, füyûzât) sözlükte “fazla suyun  yatağından taşması, bir haberin şâyi olması, bir sırrın ifşa edilmesi” gibi anlamlara gelir (kāmus tercümesi, ıı, 1290). Feyiz kelimesi mecazi olarak “bağış ve lutufkârlık” mânasında  kullanılmıştır.

Feyza: bolluk, bereket, verimlilik

Feza: uzay

Fezail: faziletler

Fıkka: ufak, çok küçük.

Fırka: siyasal parti

Fırka: ayırmak

Fıtrat: yaratılış

Figan: bağırmak

Fikr: düşünce

Fikri hürriyet: hürriyet düşüncesi

Fikr-i kavmiyet: ırkçılık düşüncesi

Fikr-i nezih: temiz düşünce

Fil hakika: doğrusu, gerçekten

Fitne: kargaşa, karışıklık

Fuad: kalp, gönül

Fuhuş: haddini aşma

Fukaha: fıkıh alimleri

Furkan-ı hakim: hikmetli kuran

Fünun: fenler

Fünun-ı hendese: geometri ilimleri

Füshat: genişlik

Füsul: mevsim

Fütur: bezginlik

Füyuzun: feyizler

G

Gafil: aymaz, habersiz, hazırlıksız

Gâhi: ara sıra, zaman zaman

Gaib: görülmeyen âlem, göz önünde bulunmayan

Galebe: yenmek, üstünlük

Galeyan: kaynamış, mecazen coşma,

hiddetlenme

Galeyh: kaynama

Galin: yatak

Gamgin: oyun

Garâbet: gariplikler, tuhaflıklar

Garb: batı, avrupa

Gârib: yurdundan uzak kalan, bilinmeyen, müphem, kapalı olan, eşi benzeri olmayan, tek ve nadir, yalnız, kimsesiz, zavallı

Gaye: amaç, sonuç, bir şeyin son noktası, uç

Gayet: aşırı ölçüde, pek çok

Gazel: divan edebiyatının en yaygın nazım şekli

Gılzet: kabalık, sertlik

Girdab: tehlikeli yer ya da durum

Girizan: kaçan, firar eden

Girudâr: savaş

Girye: gözyaşı

Gisu: uzun saç, omuza dökülen saç

Gubar: keder

Gulgule-hiz: gürültü yapan

Gulgules: gürültü patırtı

Gum-nam: eseri kalmamış kaybolmuş

Gunagun: çok çeşitli

Gurebâ: yabancı, kimsesiz

Gurüb: güneşin batması

Gusn: kırılmış dal, ağaç dalı

Gümrah: gür, bol, sık, çok

Güne: gidiş

Güş: işitmek, duymak

Güyâ: sanırsın ki, sanki sözde

Güzin: nadide, seçilmiş, seçkin, beğenilmiş

H

Hab gâh: yatak odası

Hab- ı sükûn: sakin uyku

Habe: sahip olmak

Hacet: gereklilik

Hacil: utanmak, utanmış

Haç: Hristiyanlıkta önemli bir sembol

Had: yetki, sınır

Hadim: hizmetkâr, hizmetçiHaiz: bir şeyi

elinde bulunduran, bir şeyi olan

Hâk: yer, toprak

Hakaik: hakikatler

Hakdan: allah’ın yarattığı kul

Haki: toprak

Hakikat: gerçek

Hakikat-ı yelda: uzun gecenin gerçeği

Hâkim -i fıtrat: yaratılışın hâkimi

Hakir: küçük, önemsiz

Hakkı hayat: hayat hakkı

Hak-sar: yere sermek, toz toprak içinde kalmış, perişan

Hal: durum, vaziyet, görünüş, tavır

Halas: kurtuluş kurtulma

Halef: arkadan gelen, ardından gelen kimse

Haleti rühiyye: ruh durumu

Halife: Hz Muhammet’ten sonra, onun vekili

olarak Müslümanların imamlığını ve şeriatın

koruyuculuğunu yapmakla görevli kimse

Halik: yaratıcı, yaratan

Halil: dolu, sağanak

Halisane: candan

Halk: ortaya koymak, meydana çıkarmak

Hallak: yaratıcı

Hamakat: ahmaklık, aptallık

Hamaset: kahraman, kahramanlık, yiğitlik

Hamiyyet: milleti himaye etmekte, korumakta

işaretini savunmakta, tembellik etmeyip, bütün

kuvveti gayret etmek

Hamuş: sakin, suskun

Han ü man: ev bark, aile ocağı

Hande-i nur: parlak gülüş

Hane: ev, konut

Hanumansız: evsiz

Har: hor, hakir, adi, aşağı

Hara: tepinme oynama

Harab: yıkılmaya yüz tutmuş ve çok eski ve perişan

Harameyn : mekke ve medine şehirlerini birlikte ifade eden tabir

Haras: dilsizlik, dilsiz olma

Harb: savaş

Harde: zorlu

Harem: padişahın aile yaşamını sürdürdüğü, padişah, şehzade ve devlet ileri gelenlerine cariye ve eş temin edilen yer

Harim- i din: dinin korunması

Hârim: yasaklanan, korunan, saygı duyulan şey

Harim-i canan: sevgili yuvası

Hasbi: gönüllü olarak ve karşılık beklemeksizin yapılan, nedeni olmayan, nedensiz, karşılıksız

Hasıl: ortaya çıkan, türeyen, var olan

Hasire: zarara uğrayan

Hasis: cimri

Hasm: en büyük düşman

Hasmım: düşman

Haş: özel, çok yakın

Haşa: İslam dininde uygun olarak kabul

edilmeyenler bir söze ve davranışa sinme

Haşa: islam dininde uygun olarak kabul edilmeyen her bir söze ve davranışa sümme

Haşr: birlikte olmak, yan yana olma, toplanmak

Haşyet: korku, korkma, endişe duyma

Hatır: düğün

Hatırat- ı latif: tatlı hatıralar

Hatip: söz söyleyen, cemaatte topluluğa karşı güzel söz söyleyen

Hatmi enfas: nefesleri tükenmek, ölmek

Hatve: adım, mesafe

Havali: çevre, dolay, yöre

Havas: yüksek seviyede olanlar

Havatır: akla gelmek

Havi: ihtiva eden, içeren

Havsala: zihnin bir şeyi kavrama derecesi

Havvas: yüksek seviyede olanların, üstekilerin

Haya: utanmak, çekinmek

Hayat ı nev: yepyeni yaşam

Haybet: saygıya dayanan korku, mahremiyet

Hayfa: yazık

Hayme: çadır

Hayret: beklenmedik, şaşırtıcı, garip bir şeyin açtığı şaşkınlık

Haysiyet: şeref, itibar

Hayyiz: mekân, yer, makam

Hazin: içe dokunan, üzüntü verici, acıklı

Heder: boşa gitme, ziyan olma bir işe yaramama karşılığını alamama vücudun bir organında  görülen uyuşma

Helak: ortadan kaldırma, yok etme

Helecan: titretme, çarpıntı

Hemal: taşımak

Hemşizade: kız kardeşin çocuğu

Hercümerc: darma dağın

Herdem: taşımak

Herze: saçma sapan söz ya da davranış. boş laf, söz, lakırdı

Hesti: varlık, var olma

Heval: dost

Hey’et: kurul

Heybet: yücelik, azamet, büyüklük

Heybetli: görünüşü korku ve saygı uyandıran

Heyhat: yazık, yazık ki anlamında kullanılır

Heyula: korkunç hayal, ürkütücü şey

Hezel: alay, şaka

Hezeyan: abuk sabuk konuşma saçma sapan sözler etme saçmalama

Hezeyas: sayıklama

Hezimet: bozgun

Hicran- ı müebbed: sonsuz ayrılık

Hicran: ayrılık

Hidayet: bir kimseyi tanrı tarafından gönderildiğine inanılan doğru yol

Hiddet: sinir, öfke

Hikmet i kuran: kurana mahsus hikmet

Hilaf: zıt

Hilkat: Allah’ın yaratması

Himmet: kayırma, yardım, çaba, çalışma

Hiram: yürüme, gezinme, salınarak eda ve naz ile yürüme

Hissi-i milliyet: milliyet duygusu

Hizb: kısım, parça

Hotoz: eski zamanlarda kadınların başlarına giydikleri süslü serpuş

Hödük: anlayışı kıt, kaba saba kimse

Hucüm: saldırı

Hucüs: sessiz, sakin durmak, alçak gönüllü olmak

Huda: doğru yol veya doğru yolu gösteren kişi

Hufre: çukur

Hulul: birşeyi çözmek bir yere intikal etmek konup yerleşmek

Hunu: kanı

Hurab: bakımsız kalmış, bakımsızlıktan yıkılacak duruma gelmiş olan

Huraf: harfler

Hurafat: hurafeler , harfler.

Hurafe: akla aykırı ,uydurma şeyler

Huruş aver: gürültü aşama

Huruş: coşku,coşmak

Huruşan: esip coşmak

Hurüş: kendinden geçme

Hutbe: söz söylemek, hitap etmek, konuşmak

Hutur: kafası karışmış

Hutür : akla getirmek

Hüccet: delil, senet

Hüdud: sınır

Hüfeyre: çukur

Hülasa: özet

Hülya: tatlı düş, hayal

Hümüs: bitkilerin çürümesiyle oluşmuş olan koyu renkte organik toprak

Hün- i mazlum: mazlum kanı

Hün: kan

Hüruşa: coşup ağlamak

Hürüş: coşkun, coşma

Hüsn: güzellik

Hüsran: mahrumiyet, kayıp, ümitsizlik, elem

Hüsran: umulan beklenilen bir şeyin elde edilememesinden duyulan acı düş kırıklığı

Hüveyde: aşikar

Hüzme: demet

I-İ

Irgat: çalışan, işçi

Irşâd: doğru yolu göstermek

Islah: düzeltme

İ’la: yüceltme

İ’laya: yüceltmek

İane: yardım

İbahiyye: haram yasak olan şeyleri helal kılmış

İbn-i avf: abdurrahman b.avf

İbraz: ortaya koymak

İbret: kötü, yanlış davranışlardan sakınmayı

sağlayan olgu

İcazet: 1.izin, onay, onaylama. 2.diploma.

İcbar: zorlama

İctihad: sosyal hayatta şeriatın kaynaklarında

yer alamayan soruları çözmek için zihinsel çaba

harcama

İçtimai: toplumsal

İddiay-ı kavmiyet: ırkçılık iddiası

İdlal: saptırmak

İdrak: zihin

İffet: namus

İfsad: bozgunculuk

İgze: izin, onay

İhkak: hak

İhsan: iyilik

İhtar: uyarı

İhtiram: saygı

İhvan: 1. yakın dostlar, yakın arkadaşlar. 2.aynı tarikattan olan kimseler.

İhya: diriltme

İkbal: yüksek bir makama erişme

İkdam: gayretle çalışma

İkmal: bütünleme

İkrar: bildirme, açıkça söylemek

İktiham: bir zorluğu giderme

İlahi: tanrısal

İlhad: küfür, inkar, dinsizlik

İlik: kemiklerin iç boşluklarını dolduran doku

İlim: evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen gerçeğe dayanan yöntemlerle  sonuç çıkarmaya yarayan düzenli bilgi

İllet: hastalık

İltia: sığınma

İltikaf: kendini bir konuya verme

İltiva: kıvrılmak

İmdat: yardım

İmhal: bırakmak, mühlet verme

İmti dad-ı mehibince: heybetli,uzama

İmtidat: uzanmak

İmtizac: uygunluk

İnayet: lütüf, ihsan, iyilik, yardım

İncizab: kapılmak

İnfan: bilmek

İnfial: gücenme, darılma

İnfial: tutuşan

İnfilali: kızgınlık duyma

İnkılap: devrim, değişim

İnkıyad: boyun eğme,uyma

İnkisar: kırılma, gücenme

İnkişaf: gelişim, gelişme

İnkişaf: gelişme, gelişim, gelişmiş

inlem: acı sesler

İnsaf: acıma, mantığa dayalı adalet duygusu

İnsaniyet: insanlık

İnşad: şiir okuma

İntibah: 1-sinirlerin uyanması, uzuvların harekete geçmesi, 2-uyanış, uyanma. İptidai:

ilkel mektep, osmanlı zamanında küçükten büyüye eğitim düzeyi

İrfan: anlama, kültür

İrşad: doğru yolu gösteren

İsabat: bir şeyi açıklığa kavuşturmak delil getirmek

İskandil: derinlik ölçme aleti

İskirham: yalvarış

İsti dad: yetenek

İstibdat: baskıcı yönetim

İstidat: yetenek, hazırlık

İstihfaf: hafife alma

İstihkar: hakir, zelil

İstikbal: gelecek

İstiknah: araştırma

İstikrah: iğrenmek, tiksinmek

İstimdat: tehlikeli durumlarda yardım isteme

İstinsah: kopye

İstirham: yalvarma

İşar: göstermek

İşrak: parıltı

İşve: aldatıcı çekici hoş tavır

İşve: cilve

İtilla: yükselme

İttihaz: sayma, tutma

İyan: aşikar

İyazen: sığınma

İyd: bayram

İzan: kavrayış

İzdiham: kalabalık

İzmihlal: çökme, yıkılma, yok oluş

İzzet: büyüklük, ululuk, yücelik

J

Jamime: Genelleştirme

Janafeyri: İki yön

Jazib: Eziyet etme

Jemaşare: Seyretmek

Jemine: Güven verme

Jerezu: Bakışma

Jevcih: Yönetme

Jimsal’i ilahi: İlahi benzetme

K

K: arar ı erzeli: en rezil karar

Ka betullah Allah ‘ın kabesi

Kabail: Kabileler

Kâbetullah: Allah'ın kabesi

Kabil: Mümkün olan, kabul edilen

Kabiliyet: Yetenek

Kabristan: Mezarlık

Kabus -i huni: Kanlı kabus

Kadı asker: Osmanlıda şeri davalara bakan askeri hâkim

Kadid: iskelet

Kadim: Çok eski zamandan var olmuş veya eskiden beri var olan

Kadr: değer bilmek

Kadrül lahtan: Allah’ ın kaderi

Kâfi: Yeter

Kafile: grup

Kaftan: İpekli kumaş, giysi

Kah olmak:Ara sıra , kimi kez

Kahbe: Hilekâr, kalleş

Kair: Derinlik, dip

Kalpak: Deriden kürkten başlık

Kaltaban: Hileci- düzenci

Kamer: Ay

Kâmilen: topluca hep birlikte

Kamş: Meşelik ağaç

Kandil: Fener

Kani: Kişinin düşünerek vardığı ve inandığı

sonuç inanılan düşünce kesin düşünce

Kanun- i sa’ y: Çalışma kanunu

Kanun-i esasi: Anayasa

Kar ü bâr: Vur kaç tekniği

Kâr: Kazanç

Karar-ı erzel: En rezil karar

Karban: Kervan

Kari: Okuyucu

Karib: Yakın

Karye: Köy

Kasaid: kasideler

Kasvet: İç sıkıntı

Katre- i avare: Başıboş damla

Katre: Damlacıklar, kuyudan damlayan su

Kavi: Kuvvetli

Kavim: Aynı soydan gelen töre dil ve kültürleri bir olan insan topluluğu

Kavm-i Necib: soylu seçkin temiz ulus

Kavmiyyet: Irkçılık

Kavzan: Titreyen

Kayd: Bağlamak

Kayd -ı ömür: yaşadığı süreç

Kebe: Kısa kepenek

Keçe: Koyun, keçi, deve, tavşan vb. gibi hayvanların yapağısının, tüyünün dürülmesi,  dövülmesi yoluyla yapılan kalın kumaş

Kehvâne: Beşik

Kemal- i Acizlik: Güçsüzlük

Kemal -i Şiddet: Büyük bir şiddet

Kerhen: İğrenerek

Keşmekeş: Karışık olma durumu

Kevni: Oluşan ait ve müteallik

Kevr: Devretmek, dönmek

Kevre: Zayıf, çelimsiz

Kılağı: Taş üzerinde bilinen bir kesici aracın

keskin yüzüne yapı zarı ve iyi kesilebilmesi için

gereken çok ince çelik parçalar

Kıyam: Ayağa kalkış, bir şe girişme kalkışma

Kıyam edip: Ayağa kalkmak

Kıyam: Ayağa kalkış

Kıyamı Haşr: kıyamet günü

Kibar ı ümmeti: Ümmetin büyüğü

Kibari: Büyükler

Kitabü’l fetva: Fetva kitabı

Koğ: Çekiştirme, kötüleme

Kontrant: Sözleşme

Kopuk: toplum kurallarına uymayan, işsiz güçsüz

Kudumiye: Büyük bir kimseye yoldan geldiği zaman sunulan hediye

Kurb: yakın

Kûrs-î celâl: Hiddet kürsüsü

Kuruntu: Yanlış sanı, düşünce

Kuvai: Kuvvetler, güçler

Kuyûd: Kayıtlar, sınırlamalar

Kübra: En büyük olan yol ya da büyük

Küdein: İlaç

Küfar: Kâfirler

Kühen: Köhne

Kühne: Gözü pek

Kühsar: Dağlık yer, dağ tepesi

Külhan: Kabadayı, serseri

Külhanbeyi: Kabadayı, serseri

Kürs-i mehib: Heybetli kürsü

Kürsi: Taht, hükümdarlık

L

La yüsel: Sorumsuz

Lafz: Ağızdan çıkan anlamlı ses veya sözün bildirilmesi

Lafz-ı muhkem: Başka bir ihtimal taşımayan açık manalı ayet ve hadislerle fıkıh usulünde  açıklık bakımından en üst düzeydeki lafız için kullanılan bir terim

Lahavle: Artık sabrın tükendiğinde belirtmek için kullanılır.

Lahik: Ulaşan

Lahut: ruhani, insanın ilahi ve manevi yönü

Lahut:İlahi alem, manevi alem

Lahuti: Tanrısal

Lahza: An

Lakin: Ama, ancak, fakat

Lal: Dilsiz

Lamise: Dokunma

Lane: Yuva, ev

Laşe: Leş

Latif: Güzel

Latif: Nazik ve merhametli davranmak, iyi muamele etmek

Leb: Dudak

Leb-i derya: Denizin altı

Lebriz: Taşkın, taşacak kadar, ağzına kadar dolu

Lebriz-i meserret: Sevinçle dolmak

Ledün: Zaman ve mekân zarfı

Leim: yol göstermek

Leim: Alçak

Lem’a lem’a: Parıl parıl

Lemeân: Parlama, parıldama

Lems: Dokunmak

Lerzan eyle-: Titremek

Lerzedar: Titrek, titreyen

Levazım: Lazım olan şeyler, askeri malzemeler

Levh-i güzin: seçkin tablo

Leyâl: Geceler, karanlık

Leyl-gun: Gece renkli

Leyl-i matem: Matem gecesi

Leyse li’l insani illa mâ-se-â: İnsanın kendi çaba ve çalışmasından başka bir şey yoktur.

Lihye-i Paki: Hz. Peygamberin yaratılışını, dış görünüşünü, mübarek vücut şeklini ve onun  bütün güzel sıfatlarını ifade etmek için kullanılan bir deyim

Lika:Kavuşma

Lisan: Dil

Lisan-ı gayb: Görünmeyen alemin dili

Lisan-ı hal: Hal dili

Lisan-ı şiir: Şiir dili

Lüb: Öz

M

Ma budanlar: ilah

Ma sum: suçsuz

Ma’bed: tapınak, ibadet yeri

Ma’bed-i feyyaz: bereket veren

Ma’mafih: durum böyleyken

Ma’na: anlam

Ma’sume: günahsız millet

Maarifet: herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık

Mademki: çünkü

Mağribi aksaya: en uzak batı

Mahal: yer, yöre

Mahfil: toplandırılacak yer

Mahirane: ustaca

Mahiyet: Nitelik, önem

Mahiyyet: bir şeyin iç yüzü, aslı, esası

Mahkûm: Esir

Mahlûkat: Yaratık

Mahmur: sarhoşluğun verdiği uyuşukluk, sersemlik

Mahrum: yoksun

Mahviyyet: Alçak gönüllülük

Mahz: Sade

Maişet: Geçinme

Makber: Mezar

Makrun: Ulaşılmış, kavuşulmuş olan

Maksad: amaç

Malik: Sahip

Malike l mülk: mülkün sahibi

Malta: Güney Avrupa’dan Orta Akdeniz’de yer alan Sicilya’nın güneyindeki adalar devleti

Mamelek: Bir kimsenin para ile ölçülebilen her türlü mal, hak ve borçların tümü

Mani: Engel

Manzur: Görülen, bakılan, nazar edilen

Masivar: Allah’ın dışındaki varlıklar

Maskara: Eğlendirici

Masnu: sanat eseri

Matbaa: Basma evi

Matbuat: Basın

Matem: Yas

Matlub: İstenilen

Matvi: Bükülü, dürülmüş şey

Maun: Yardım ve zekât, Eve lâzım şeyler. Ev eşyası.

Mazi: geçmiş

Mazi: Geçmiş

Mazik:Dar yer

Mazlum: Zulüm görmüş

Mazlümine: Mazlumlar

Me mül: Umulan,beklenen

Me var: Sekiz cennetten üçüncü

Me yüs: Ümitsiz, üzgün

Me’lun: Lanetli

Meal i hilkute: Yaratılış manası

Meal: Anlam

Medfenin: Ölüm

Medfun: Defnedilmiş

Medhuş: Dehşete uğramış

Mefahir: Övünme, övünülecek şeyler

Mefkure: Gaye,ülkü,ideal

Mehib: Heybetli

Mekabir: Kabirler, mezarlar, mezarlıklar

Mektep: Okul

Mel anetleri: Melunluk

Mel un: Kötü, alçak, yaramaz

Melahat: Güzel

Melal: Can sıkıntısı, usanma, kader

Melkandler: Mezarlar

Memdud: Uzatılmış, yayılmış, çekilmiş

Menar: Aydın, kültürlü, görgülü, ileri görüşlü

Menazır: Görünüş

Menba: Kaynak, pınar

Menevir: Bir şey üzerinde dalgalanıyormuş hissini veren parlak renkler meydana gelmesi.

Menzil i aram: Dinlenme yeri

Menzil-i Feyza: İlim dolu nehir

Mer: Elli

Merared: Acılık

Merartib: dereceler

Merayan: engebeli

Merbüd: Bağlı

Merdane: Yiğitçe

Merdüd: Geri çevrilmiş

Merdüm: İnsan

Mersiye: Divan edebiyatında ölüm konusunu işleyen şiir

Mes’uliyet: Sorumluluk

Mesacidin: Secde edenler

Mesire: Gezilecek yer

Mestur: Örtülmüş, setredilmiş, gizlenmiş

Meş al i vahdet: Birlik meşalesi

Meş’üm: Uğursuz, kir, pis, bedbaht

Meşhed: Mezar, şehitlik

Meşhudat: Tanıklık

Meşhüd: Gözlemlenen görülen

Meşiyih: Önderler, liderler

Meşiyyet: İrade,istek,yürüyüş,yürütme

Meşreb: Yaratılış

Meta-ı mebzul: Bolca bulunan ucuz nesne

Metalib: İstenen şeyler

Methal: Giriş

Mev üd i: Varlık ve yokluk

Mevc i tufan: Hak yoldan sapkınlık

Mevcan mevc: Dalga dalga

Mevce: Dalga

Mevcfidat: Ölüm

Mevcud: Var olan, varlık

Mevhum: Gerçekte olmayıp varsayılan, var diye

düşünülen

Mevki: Yer

Mevkib: Kafile,alay,kortej

Mevkid-i şad: Sevinç alayı

Mevküt: Vakitli

Mevşuk: Güvenilir

Mevzu: Konu

Meyil: Eğilme

Meyse: Yürümek

Meyus: Ümitsiz,üzgün

Meyüsane: Ümitsizce

Meyyit: Ölü

Mezbele: Çöplük

Mezellet: Alçaklık,düşkünlük

Mihnet: Üzüntü, sıkıntı

Mihrak semavid:

Mihrak: Odak noktası merkez

Mihrap: İmamın camide namaz kıldığı yer

Mihriban: Sevilen

Mikyas: Ölçü

Millet-i merhume: Ölü millet

Misyoner: Hristiyan olmayan toplumlardan bu dini yaymaya çalışan bununla görevli kimse

Mokbor: Mezar, gömüt ya da kabir

Mu’tandın: İstenen şey

Muabbededn: Sonsuza dek

Muaddili: Benzer, denk, eşit, eş değer

Muammer: Uzun ömürlü, uzun yaşayan

Muarra: Çıplak, temiz, pak, arınmış

Muazzam cereyanlar: Büyük akış

Muazzam: Eşsiz, büyük, yüce

Muazzezzdi: Aziz, yüce, kutsal

Mubassır: Okullarda öğrencilerin durumu ile

ilgilenen ve düzeni sağlamakla görevli kimse

Mucahid: Cihad eden

Mugalyanuzar: Güzel kokan çiçek

Muğber: Güvenlik

Muğber: Kırgın, küskün, gücenmiş, darılmış.

Muhacir: Mekke’den Medine’ye göç edenler

Muhakkar: Hakir görülen, hakarete uğramış.

Muhal: Mümkün olmayan, olamaz, imkânsız, olanaksız.

Muhalif: Aykırı

Muhammer Tıynet: Yoğrulmuş maya

Muharrem: Ay takvimin birinci ayı, aşure ayı

Muhassıl: Husule getiren, hâsıl eden, meydana getiren.

Muhat: Etrafı çevrilmiş. Etrafı kuşatılan. Bir şey içinde bulunan.

Muhit: Çevre

Muhit-i ilim: İlmi çevre

Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış, kuvvetli.

Muhtasar: Kısa, özet, az.

Muhtefi: Gizlenen, saklı, gizli.

Muhterem: Saygıdeğer, hürmete layık.

Mukabil: Karşılık

Mukaddes: Her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış, kutsal

Mukallid: Taklitçi, taklid eden, başkasına özenerek onun gibi olmaya çalışan

Mukarrer: Kararlaşmış, kesinlik kazanmış; hakkında şüphe olmayan mesele.

Mukassı: Kasvet veren, sıkıntılı, kasvetli. Sıkıcı, dar.

Muktadas: Örnekler

Muktedir: İktidar sahibi

Munis: Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli.

Murad ı evvel: Osmanlı padişahı

Murad ın: Birinci Murad, metin kuvvetli sağlam

Murdar: Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan.

Musahabe: Görüşme, konuşma, söyleşi, sohbet

Muhasebede: Röportaj

Musanlar: Sanat

Musıki: Müzik

Musıki-şinas: Müzikle uğraşan

Musin: Yaşlı, ihtiyarlamış

Musubet: Olumsuz

Mutad: Alışılmış

Mutarna: Taravetli, taze

Mutassıl: Beraber

Mutefelsit: Filozof kesilmek

Muteval-i Leyal: Sürekli uzayan

Muvaffak: Başarılı

Muvaffakiyet: Başarı, başarmak

Muzdim: Karanlık, dehşetli

Muzi: Aydınlık, ışık veren, parlak

Muztar: Zorlanmış. Cebr olunmuş. Mecbur

kalış. Çaresiz kalıp başı sıkılan.

Mübdiane: Zorunlu

Mübhem: İyice belli olmayan, belirsizlik, gizli

Mübin: Kötüyle iyiyi ayıran

Mücadele: Savaş

Mücaz: Câiz görülmüş, yapılabilir, uygun ve muvafık görülmüş.

Müctehid: İslam hukuk alimi, Âyet ve hadîslerden hüküm çıkaran büyük âlim.

Müderris: Medrese ya da camilerde ders veren âlim, hoca.

Müdrik: Bilge

Müebbed: ebedi

Müedda: Mana, anlam, mefhum, kavram.

Müemad: Sürekli

Müessese: Kurum

Müeyyed: Doğrulanmış, sağlam

Müfekkire: Düşünme gücü ve kuvveti.

Mühim: Önemli

Mükendidir: Boyun eğen

Mülahazanyan: Düşünce

Mülazım: Bir kimseye bağlı gibi olan, maaşsız acemilik hizmeti.

Mülevves: Kirli, pis, bulaşık.

Mülk: Vakıf olmayan, doğrudan doğruya birinin malı olan yer ya da yapı

Mültecir: Sığınan

Müncel: Şimdiki versiyon

Müncezib: Beriye çekilen, cezbedilen. İncizab eden.

Mündemic: Dürülüp sarılan, içine sokulmuş olan. İçine alınmış olan.

Mündeşir: Dehşet içinde kalmış plan

Münevvim: Uyutucu. Uyku veren ilâç.

Münhasır: Belli bir sınır içinde olup harice tecavüz etmeyen, inhisar eden, her yanı çevrili.

Münkesir: Kırılmış, kırık.

Müphem: Kapalı, örtülü, belirsiz.

Mürde: Ölmüş kişi, ölü.

Mürted: Müslüman iken dinden çıkan, kâfir olan

kimse.

Müsamere: Mekteplerde talebelerin oynadıkları piyes.

Müsangar: Küçük, küçücük

Müsarf: Saçan, su veren

Müslih: Islah eden. İyileştiren. Terbiye edici.

Müstagrak: Kendini bilmeyecek derecede dalgın olan.

Müstağrak: Gark olmuş, dalmış, batmış.

Müstahil: İmkânsız, olmayacak şey. Boş.

Müstakbel: İleri bir tarihte beklenen, gelecekteki

Müstakbele: gelecek

Müstarfil: Dil döken

Müşeyyed: Yüksek ve sağlam, metin yapılı, kuvvetlendirilmiş, sağlamlaştırılmış.

Müşfik: Şefkatle seven. Acıyan, merhametli.

Müşkil: Zorluk, güçlük, zor olan iş. Çetinlik.

Müştak: Çok isteyen, can atan.

Mütad: Alışılmış

Mütavartı: Yalvarmak

Mütedenni: Tedenni eden, gerileyen, aşağılanan.

Mütefen: Becerikli

Müteffekir: Düşünür

Müteheyyic: Heyecanlı

Mütemadı: Aralıksız, sürekli

Mütendid: Ordan

Müteveffa: Ölü, vefat etmiş, ölmüş.

Mütevekkil: Tevekkül eden.

Müvekkel: Birinin yerine görevlendirilmiş kimse.

Müverrin: Tarihçi

Müzevvir: Yalancı, dolandırıcı, arabozucu.

N

Naagd. Para

Naaş: Ceset

Naçar: Çaresi olmayan, çaresiz

Nadan: Bilgisiz, cahil, hödük.

Naf: Göbek, orta.

Naf-ı asar: Faydalı eserler

Naga: Vakitsiz

Na-hak: Haksız, beyhude, boş.

Nakkad: Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran.

Nale: İnleyip, sızlamak, inilti, feryat.

Nale-sera: Son akşam

Nam: İsim, ad. Lâkab. Ün. Şan.

Na-mahdud: Sınırsız, hudutsuz

Na-mahrem: Mahrem olmayan; kendisi ile

evlenilmesi haram olmayan.

Namdar: Ünlü, şöhretli, meşhur.

Na-mütenahi: Sınırsız, sonsuz, engin.

Namzet: Aday

Na-peyda: Belirsiz

Nara: Yüksek sesle bağırma, haykırma.

Nas: Halk, insanlar

Nasara: Hristiyanlar. Nasraniler.

Nasiye: Çehrenin gösterişi, alın, yüz.

Nasula: İnsanın beşeri yönü

Nasüt : İnsanlık. İnsanlar ve onlarla alâkalı şeyler.

Nazar: Bakış, görüş, göz değmesi.

Nazariyat: Kitabî bilgiler, görüşler, ispatlanmamış düşünceler.

Naze: Cilveli, nazlı

Nazele: Yüzsüz

Nazenin: İnce yapılı, cilveli, edalı.

Nebat: Bitki, Yemen diyarında bir kabile adı.

Nebi: Tanrının buyruklarını ileten onları aydınlatan kimse, peygamber

Nebiyy-i masum: Masum kimseler

Necat: Kurtuluş, selamet.

Necib: Soylu, cömert, kerim kişi.

Necm: Yıldız

Nedamet: Pişmanlık, nedâmet etmek.

Nefer: Er

Nefh: Güzel kokunun yayılması. Kokmak.

Nefha: Esme, esinti, üfürük.

Nef-i Şahsi: Kişilik

Nefrin: Lanet, nefret, beddua.

Nefs: Ruh, hayat, asıl. Bedenin hissi istekleri.

Nehar: Gündüz

Nehy: Yasaklama, yasak edilen şey.

Nekalin: İşkence

Nekbet: Felaket. Talihsizlik, şanssızlık, bahtsızlık.

Nescid: Mısralar

Nesim: Hoş ve hafif rüzgâr.

Nesim-i safa: Açık havadaki ayaz rüzgâr.

Nesrin: Yaban gülü.

Neşet: Meydana gelme, çıkma.

Neşide: Manzume. Şiir.

Neşr: Yayma, dağıtma.

Neva: Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz.

Nev-bahar: İlkbahar.

Nevbet: Nöbet. Sıra ile görülen iş.

Nevha: Ölüye sesli ağlamak, ağıt

Neviye: Torun

Nevmid: Ümidsiz, me'yus, mükedder, cesareti kırılmış.

Nezir: Korkutan, cezayı haber veren.

Nidâ: Ses, seslenme, sesleniş.

Nifak: Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İkiyüzlülük.

 Nigah: Bakmak, nazar etmek. Bakış.

Nigah-ı ibret: İbretli bakış

Nigeh-ban: Gözcü, bekçi.

Niha: Yas tutmak.

Nihan: Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan.

Nim: Yarım, nısf, buçuk, yarı.

Nira: Cehennem

Nisar: Saçmak, dağıtmak.

Nisbetiye: Bağlantısı olmak, ilgisi olmak

Nişane: Alâmet, işaret, iz.

Nitak: Kuşak, kemer

Niyaz: Dilek, yalvarma, dua.

Nukus: Resimler, nakışlar.

Numüne: Örnek

Nur-ı Nazar: Bakışın ışığı

Nur-ı Uluhiyet: İlahi ışık

Nur-i Didan: Nur yüzlü

Nusret: Zafer için yardım.

Nuş: Tatlı şerbet gibi içilecek şey.

Nübüvvet: Peygamberlik, nebi olmak, nebilik.

Nücum: Yıldızlar

Nükhet: Koku

Nümayan: Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan.

Parlayan.

Nümayiş: Görünüş, gösteriş, dış görünüş. Gösteri.

Nüsha: Dualı kağıt, sahife, yazılı şey.

Nüşur: Yaymalar, dağıtmalar.

P

Pâdişâh-ı şehid: Şehit, hükümdar

Pâk: Temiz, saf, katıksız. Hep, tamam, mübarek, kudsi.

Paki şerin: Temiz

Pâkin: Her türlü kötülükten veya günahtan uzakduran, temiz kişi

 Pakine: Ayrıca

Pamal: Pullu sürüngenler, kobragiller

Pâmel: Ezilmek, çiğnenmek.

Pansör: Hür, düşünceli

Pare: Cüz, parça. Kesinti.

Pâyimâl: Çiğnenmiş, ayak altına alınmış.

Penahun: Sığınak

Per-dar: Asılmış, yukarı kaldırılmış.

Perde-i esrar: Sırlar perdesi

Perde-i zulmet: Zulüm perdesi

Perran: Uçan, uçucu.

Perüka: Berber

Pervaz: Uçmak, kanat açmak.

Pesman: Dökülen, arta kalan

Peya: Rütbe

Peyâm-ı vedad: Dostluk haberi

Peyanun:

Peyda: Mevcud, var olan, açık, âşikâr,

meydanda olan.

Peyderpey: Art arda

Peyle: Eski kahvelerde ve evlerde duvara bitişik kerevet ve sedir

Peyma: Yol alan, kateden, ölçen.

Peyman: And, yemin, muahede, ahitleşmek.

Peymâne: Büyük kadeh.

Peytan: Bir alayı günlerce misafir eden

Pıra: Süsleyici, düzenleyici, donatıcı.

Pış: Huzur, ön, ileri taraf.

Pinhan: Gizli, saklı, hafi, mahfi, mestur, müstetir.

Pir: Yaşlı, ihtiyar.

Pira: Süsleyici, düzenleyici, donatıcı.

Piraye: Zinet. Süs.

Pişgah: Ön. Huzur, huzurunda

Pişi: Önünü gören, ileri görüşlü.

Pomak: İslav kökenli Müslüman topluluk

Prizerin:

Protestan: Hristiyanlıkta reform yapılmasını isteyen, buna çalışan bir akım sonucu doğmuş  olan mezhep

Pür: Çok, dolu, çok fazla, memlu, tekrar

R

Ra’şedar: Titreyen,ürken

Rab: Tanrı

Rabıta: İlgi,münasebet,bağlılık,mensupluk

Raci: Geri dönen

Rahle-i tedkik: Araştırma masası

Rahmet-i Mevla: Allahın merhameti

Rahş: Yıkamak

Rakik: İnce

Raşe: Titreme

Re’y: Görme

Reca: Ümit,istek,arzu

Refref: Kanat çırpmak

Reh-güzarında: Geçit,yol üstü

Rehmetullah: Allahın rahmeti

Rehzen: Yol kesen,haydut,eşkiya

Rencide: Kırılmış,incinmiş

Reng-i giva: Başka renk

Reng-i Hüvviyet: Özgünlük

Reng-i Şule-i berk: Şimşek ışığının rengi

Reng-i zilal: Gölgeli renk

Revak: Kemer,kubbe,çardak

Revzen: pencere

Reyb: Şüphe,tereddüt

Rezil akıbet: Kötü sonuç

Riayet: Saygı gösterme

Ric’at:Geri dönme ,kaçış

Rical-i berhurdar: Mesut adamlar

Rida: Örtü,şal

Rikkat: Acıma,incelik,yufka

yüreklilik,yumuşaklık

Ru’numun: Ortaya çıkan

Ruh: Nefes

Ruh-ı ecdad: Ataların ruhu

Ruh-ı edyan: Dinlerin aslı

Ruh-ı feyyaz: Bereket ve bolluk veren

Ruh-ı İblis: Şeytanın ruhu

Ruh-ı lain: Lanetli ruh

Ruh-ı sema: Huzur ve dinginlik

Ruku: Namazda eğilmek

Ru-numa: Yüz gösteren

Rücu: Geri dönme,dönüş

S

Sa’det: 1.Arzuların tatmin edilmesinden kaynaklanan durum. 2. Mutluluk.

Sa’di: Uğur ve mutlulukla ilgili, uğurlu.

Sa’y: 1.Çalışma. 2.Hacda sefa ile merve arasında yedi defa gidip gelmek.

Sa’y-i beliğ :1. Emek harcayarak gereği gibi çalışma. 2. Güzel, düzgün söz söyleyen.

Saba: 1.Sabah yeli. 2.Klasik Türk müziğinde bir birleşik makam.

Sabme: Vuruşma, çarpışma, sarsıntı.

Sadâ: 1. Ses. 2. Erkek baykuş. 3.Bir böcek adı.

Sadakat: 1.Sadakalar. 2. Dostluk, bağlılık.

Sadda: 1.Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu. 2.Örten, kapayan.

Sadme: Çarpışma, vurma.

Sadr: Göğüs.

Sadr-ı İslam: İslam’ın göğsü.

Sâfâ: Gönül rahatlığı, huzur.

Saffet: 1. Saflık, temizlik, arılık. 2. Üstün güç.

Safvet-i ruh: Ruh temizliği.

Saha: Alan.

Sahabe: Sahipler, sahip çıkanlar.

Saha-i tatbik: Uygulama sahası.

Sahib-kıran: Her zaman başaran hükümdar.

Sahne-i decur: Karanlık sahne.

Sahn-ı üryan: Çıplak alan.

Sahra: Çöl.

Sail: 1. Sual eden, soran. 2. Dilenci. 3. Denize açılmak.

Saire: Diğer.

Sakf: Dam, çatı, tavan, gökyüzü, sema.

Sâkin: Hareketsiz, kendi halinde, yalın.

Sal- hurde: Yıllanmış, yaşlı.

Sâl: yıl

Salâh: İyilik, rahatlık, sulh, iyileşme.

Salahiyet- dar: Yetkili.

Salat: Namaz.

Salib: Haç, haçlı.

Salka: Çuha, kadife, sırma gibi kumaşlardan yapılan kollu cepken.

Saltanat: Hükümdarlık.

Samimi: Öz, asıl.

Samit: Sessiz.

Samt: Susma.

Samte: Sessizlik.

San’at: 1. Her şeyi mükemmel bir şekilde yaratan Allah’ın yüceliği. 2. Ortaya konulan üstün yaratıcılık.

Sarban: Deveci.

Sarık: Kavuk, fes.

Satveti: Ezici güç.

Savaik: Yıldırımlar.

Savlet: Hamle, hücum, saldırma.

Sayan-ı merhamet: Acınmaya layık.

Saye: Gölge.

Saye-i nur: Nurlu gölge.

Sayha: Feryat, çığlık.

Sebad: Kararlı olma durumu.

Sebat: Sabırlı olmak.

Sebil: Su dağıtılan çeşme.

Sefilân: Sefiller.

Sefilâne: Alçak bir haldeki yaşam.

Sehabe-i nur: Işıktan bir bulut.

Sehabiyye: Bulut .

Sekrân: Sarhoşlar.

Selamet: Kurtuluş.

Selef: Öncekiler.

Sema: 1. Gök, gökyüzü, Allah katı. 2. Mevlevi ayin dönüşü.

Seng: Taş.

Seng-i cânid: Donuk taş.

Seng-pâre: Taş parçası.

Ser- nigun: Baş aşağı.

Serab: Çölde uzaktan su ve yeşillik gibi görünen ışık yanıltması.

Serâb: Şaşkın hale gelme.

Serair: Sırlar.

Serapa: Bütün olarak, tümüyle.

Serdar: Komutan.

Serir: Tahta karyola, kürsü, taht.

Serir-i âlâ: Yücelik tahtı.

Sermedi: Daimi, ebedi, sürekli.

Sermediyet: Daimilik, ebedilik.

Servistan: Servi bahçesi.

Setre: Örtü, perde.

Setre-i bitab: Zayıf örtü.

Sevad: Siyahlar, karalar.

Sevâhil: Kıyılar.

Seyf: Kılıç,pala.

Seyr: Gidilen yol, yürüyüş.

Seyyah: Gezgin.

Seyyal: Akan.

Seyyale: Akış.

Seyyie: Günah, kötülük, çirkin iş.

Sıddık: Gerçekçi, dürüst ve güvenilir olma.

Sıyanet: Koruma.

Sima: Yüz, çehre.

Simsar: Komisyoncu.

Sin : Gömüt, mezar.

Sinâ: 1. Güçlü, kararlı. 2. Sabırlı. 3. Başkaların

karşı nazik ve hoşgörülü.

Sine- çâk: Yürek parçalayan.

Sine: Göğüs, gönül, kalp.

Sine-i millet: Milletin gönlü.

Sine-i münevver: Aydınlık kucak.

Sipah: Osmanlı ordusunun ağır süvari sınıf askeri.

Sipahi: Asker.

Sirac-ı ezel: Ezeli ışık.

Sirayet: Bulaşma.

Sivar: Bileşik.

Siyak: Söz gelişi, anlatım biçimi.

Sual: Soru.

Subat: Uzun uyku biçiminde baygınlık, koma, dalgınlık, uyku.

Subh: Sabah.

Subh-dem: Sabah vakti.

Sufuf: Sıralar, saflar, diziler.

Sulh: Barış.

Sun: Sanat, tesir, etki.

Suziş: Yakma, yanma, etkileme.

Suz-u güdaz: Yanıp yakınmalar.

Sücud: Secdeler.

Sükun: Durgun.

Sükut: Susturmak, sessizlik, sakinlik

Süngü: Tüfek namlusunun ucuna takılan delici silah.

Sürat: Hız.

Sürud-ı ümit: Ümit şarkısı.

Sürur: Sevinçli.

Süveydâ: Kalbin siyah noktası, kalpteki basiret ve idrak merkezi, ilahi aşkın tecelli ettiği yer.

Ş

Şah-ı şehid: Şehitlerin şahı.

Şahika: Zirve.

Şaki: Eşkıya, haydut.

Şap: Bir hastalık ismi.

Şark: Doğu.

Şayak: Kaba dokunmuş yün kumaş.

Şayan: Uygun.

Şayeste: Yaraşır, layık, uygun.

Şeb- nisar: Dağınık gece.

Şebab: Gençler.

Şebb: Genç.

Şebistan: Yatak odası.

Şedâid: Şiddetler.

Şedait-i eyyam: Hayatın sıkıntısı.

Şedid: Şiddetli, büyük bela.

Şehadet: Tanıklık, şehitlik.

Şehamet: Yiğitlik, cesaret, bir kişinin veya bir şeyin korunması ve savunulması.

Şehbal: Kuş kanadında bulunan en uzun tüy, kanat.

Şehidan: Şehitlik.

Şehr: Şehir.

Şekl-i muhiş: Korkunç şekil.

Şems: Güneş.

Şenâ: Övgü, övme.

Şenâ’ at: Alçaklık, iğrençlik, kötülük.

Şer’ar: Savaşçı.

Şer’i: Dini kurallar.

Şerait: 1. Şartlar, koşullar. 2. İslam hukuku.

Şetaret: Sevinç, neşe.

Şevk: İstek, arzu.

Şevket: Görkem, güç, büyüklük.

Şevket-meab: Şevketin, büyüklüğün bulunduğu yer.

Şi’r: Anlama, sırra erme.

Şiar: 1. Ayırıcı özellik, alamet, iz. 2. Tutulacak yol, ülkü, ilke.

Şikar: Av, avlanan hayvan.

Şilte: Döşek.

Şimal: Kuzey.

Şitab: Acele etmek.

Şiven: Yas, matem.

Şu’â-ı muhriki: Yakıcı ışın.

Şu’un: İşler, fiiller.

Şua: Işın.

Şule: Aydınlık.

Şumus: Güneşler.

Şüheda: Şehitler.

Şüride: Perişan, karışık.

T

Ta' ayyün: Görünmek, ortaya çıkmak.

Tab: Efkâr basma işi.

Tabi: kesinlikle, doğal olarak

tabi': Doğal.

Tabib: Doktor.

Ta'dâd: Sayma.

Tafsil: Bir şeyi ayrıntılarına girerek açıklama,

ayrıntılı, açık, uzun anlatmak.

Tağyir: Başkalaştırma, değiştirme, bozma.

Taharet: Temizlik, nezafet.

Tahattur: Hatırlatma.

Tahayyür: Şaşırma.

Tahlîs: Kurtarma, halas etmek.

Tahrir-i nüfus: Nüfus kaydı.

Takat: Dayanma, güç, katlanma, derman.

Taklid: Düşünmeden bir başkasına uymak.

Taksim: Parçalama, ayırma, bölme.

Takyid : 1. Bir mülkün üzerinde herhangi bir şehrin veya borcun olup olmadığını gösteren  tapudan alınan bilgi. 2. Kaydetme.

Tamik: Derinleştirme.

Tanin-i medid: Çanakta uzun bir çınlama.

Tar: 1. Saç teli. 2. Karanlık.

Tarik: Yol.

Tarikat: 1. Yollar. 2. Allah’a ulaştıran yol. 3. Vasıta, meslek.

Tarik-i Şam: Şam yolları

Tarumar: Karmakarışık, dağınık.

Tasarruf: Parayı veya tüketilebilecek herhangi bir şeyi dikkatli kullanma, idareli harcama.

Tasavvuf: Tanrımın varlığını, birliğini, niteliğini ve evrenin oluşumunu; varlık birliğiyle,  yaratılanla yaratanın bir oluşu aynı kaynaktan gelişi anlayışıyla açıklayan dinsel ve felsefesi  akım.

Tasavvur: Düşünme, hayal etme.

Tasvir: Göz önünde canlandırmak resmini yapmak, canlandırarak anlatma, ifade etme.

Tatar: Postacı.

Tatbik: Uygulama.

Tavaf: Etrafında dönmek.

Tavazün: Eşitlik.

Tay olmak: Bir derde ortak olmak.

Tayf: Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller, hayaller.

Tazallüm: Zulüm görmekten , acımasızlıktan yakınma, sızlanma, ağlaşma.

Tazyik : Basınç.

Teaddi: Düşmanlık, ezme.

Teâli: Yükselmek.

Tebassur: Göz açıklığı, ileri görüş.

Tebessül: Somurtma, surat asma.

Tebid: Rapor.

Tebliğ: Bildiri.

Tecelli -zar-ı nur-i yezdanı: Allah’ın ışığının tecelli ettiği yer.

Tecelli: Görünmek.

Tecessüs: Gizlice araştırma, anlama merakı.

Tefekkür: Düşünce, düşünme, düşünüş.

Tefrika: 1.Fikir ayrılığı yaşama. 2. Süreli yayınlarda bölüm bölüm yayımlanan, birbirini  tamamlayan yazı dizisi.

Tegafül: Anlamazlıktan gelme.

Tehavvür: Çok öfkelenme ,öfkeden kabarma.

Tehyic: Coşturmak.

Tekamül: Olgunlaşma, olgunluk, ilerleme.

Tekasüf: Yoğunlaşma, sıklaşma.

Teklis: Kireç haline getirmek.

Tekmil: Tam duruma getirme, tamamlama.

Tekvin: Yoktan var etme, meydana getirmek, yaratmak.

Tekvir: Kıvırmak, sarmak, yuvarlamak.

Tel’mun: Sağlamak.

Tel'in: Lanetlemek.

Temas: İlişki ve bağ kurma.

Temaşa: Seyretme.

Temayül: Meyletmek, yöneltmek ve eğilim.

Temkin: Bir işi veya sonucu düşünerek ölçülü, hesaplı davranma.

Tenha: Yalnız, tek.

Tenkid: Eleştirme.

Tenkil: Uzaklaştırma, düşman veya zaralı kimseleri topluca ortadan kaldırma.

Tenzih: Kusur kondurmama , ayrı tutma.

Ter: Bir şeyin ilk zamanı.

Terakki: İlerleme, yükselme.

Terane: Ezgi, nağme.

Tereddüt: şüphe duymaya başlamak

Tersim: Resmetme

Tesaddi: Bildirmek.

Tesavir: Tasvirler.

Teslis: Üçe çıkarma, üçleme.

Teşhis: Kişileştirme.

Teşriye: Kanun, hüküm.

Tetkik: Araştırma.

Tevabi: Tabi olanlar, bağlı olanlar, uyanlar.

Tevcih: Belli bir yöne döndürme, yönetmek.

Tevekkül: Sebeplere tevessül ettikten sonra neticesini Allah’a bırakma, Allah!a dayanma ve  güvenme.

Tevfik: Allah’ in hayırlı işlerde kişiyi başarılı kılması anlamında kelam, terim.

Tevkise: Durdurmak.

Tevzi: Dağıtma, üleştirme.

Teyid: Destekleme.

Tezahür: Ortaya çıkma, belirme.

Tezebzüz: Kararlık.

Tezelzüz: Sarsılma, sallanma.

Tezin: Ezan okutmak.

Tıfıl: Küçük çocuk, bebek.

Tilavet: Kur’an-ı Kerim’i yüksek sesle, güzel ve yöntemince okuma.

Timsal: Benzeri.

Tiynet: Yaradılış, huy.

Tufeylat: 1. Çocuklar, bebekler. 2. Parazitler.

Tuhfe: Hediye.

Turab: Toz ve toprak.

Tüfan: Günlerce ortalığı sellerin aldığı, çok

yeğin ve yoğun olarak yağan yağmur.

Türek: 1. Tepelerin arasındaki çıkıntı. 2. Kuş yuvası.

Tütsü: Büyü, ilaç yapmak ya da dinsel törenlerde çevrenin güzel kokmasını sağlamak için yakılan kokulu madde.

U-Ü

Ukba: ahiret

Ukde: düğüm, bağ, karışık ve müşkil iş. Zorluk, zor iş. 2. Ağaçlık yer 3. Pelteklik, kekemelik 4. Arzu edip de ulaşamadığından dolayı içe dert olan şey.

Ulema: bilginler,alimler, osmanlıda ilmiye sınıf mensupları için kullanılan unvan

Ulum: ilimler

Ulum: ilimler, bilimler

Ulumun: âlimler

Ulvi: yüce

Umman: akdeniz okyanusu

Umumen: bütün, hep

Unsur: öğe, ilke

Urefa: arifler

Üdeba: edipler, edebiyatçılar, zarif kimseler.

Üm: ana

Ümid: arzu, istek

Ümmet: bir peygambere inanıp onun yolunu seçen kimselerin tümü

Ümmü’l kitab: bütün nesne ve olaylara ilişkin ilahi ve ilim ve takdirin kayıtlı bulunduğu kitap

Üryan: çıplak

V

Vaaz: Vaizlerin cami, mesat gibi yerlerde yaptığı genellikle öğüt niteliği taşıyan dinsel  konuşma

Vabeste: Bağlı

Vahdet: 1. Yalnızlık, teklik, birliktelik 2.Allah’a

yakınlık,Allah’a ulaşma

Vahid-seray-ı: Dinlendirici yer

Vak’a: Olup geçen şey, hadise, olay

Vakar: Ağırbaşlılık, temkinlilik

Vakfız: Haberdar olmak

Vakt: Zaman

Vaktǎ: Ne zaman, ne vakit

Vakur: Ağırbaşlı, temkinlli

Valide: Doğuran, ana

Vǎpesin: Son, en sondaki, en gerideki

Varak: Yaprak, kağıt vaya kitap yaprağı

Vasıta: 1. İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü 2.

aracı, arada bulunan

Vasi: Geniş, açık, enli, bol

Vaz etmek: koymak, konulmak

Vaz: uydurmak

Vecd: Hayranlık duymak

Vecd: Kendinden geçecek derecede dalgınlık

Veciz: Kısa, derli toplu

Vekil-i umurun: İşleri gören kişi

Veled: Evlat, erkek evlad

Velvele: 1. Şaşkınlık 2. Gürültü, patırtı, yaygara, şamata

Vezaif: Vazifeler, ödevler

Vezir: Osmanlı imparatorluğu döneminde

devletin bakanlık valilik gibi yüksek

görevlerinde bulunan kimse

Viran: Yıkık, yıkılmış

Visǎl: Ulaşma, bitişme

Vukuf: 1: Durma, duruş 2:Bir halde, olduğu gibi kalma, ilerleyip veya gerilememe

Vücud: 1. bulunma, var olma, varlık 2. İnsan veya hayvan gövdesi

Vükela: Vekiller, kabine azası,bakanlar

Y

Yâd: Anma, hatırlama

Yafta: Bir malın cinsini, fiatını ve sairesini belirten kâğıt

Yahud: Yahudi, Hz.Yakup’un oğlu Yahuda soyundan gelenler

Yahut: Veya, isterseniz

Yakamoz: geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde

oluşan ışıltı

Yal ü bal: boy pos düzgünlüğü

Yâl: boyun, gerdan

Yalçın: (dağ, kaya vb. için) çıkılamayacak denli

dik ve sarp

Yâr: sevgili

Yârân: dostlar

Yâve-gülan: saçmasapan konuşan

Ye’s: ümitsizlik, elem, keder

Yed: 1. El 2. Kuvvet, kudret, güç.

Yedullah: Allah’ın kudreti

Yegane: tek, biricik

Yehud: Yahudiler

Yek- meal: tek anlam

Yekpare: tek parça, bir parçadan ibaret olan, bütün

Yel: pehlivan, şampiyon

Yelda: uzun

Yesâr: 1. Varlık, zenginlik 2. Sol, sol taraf

Yezdân: Zerdüştlerde hayır İlahı

Yosma: genç ve güzel baştan çıkarıcı kadın

37

Z

Zade-i hür: hür oğul

Zafer-yab: zafer bulan, başarı gösteren, aradığı şeye erişen

Zaid: artan, artıran

Zairsiz mazarında: ziyaretçisi olmayan

Zalâm: karanlık

Zan: sanma, sanı, sezme

Zebun: güçsüz, zayıf, aciz

Zelil Eşhâs:hor, hakir, alçak, aşağı tutulan kişiler

Zelil: hot, hakir, alçak, aşağı tutulan, aşağılanan, horlanan

Zelzele: 1. Irgalama, sarsma 2. Yer sarsıntısı, deprem

Zembili: hasırdan üretilmiş olan yan taraflarında taşımayı kolaylaştırmak için kulp bulunan sepet

Zemzem: kabe yakınlarındaki mübarek su

Zeval: 1. yerinden ayrılıp, gitme 2. Zail olma, sona erme

Zıll: gölge

Zillet: horluk, hakirlik, alçaklık, aşağılık

Zimmi: İslam Devleti tebaasından olan ve haraç veren Hıristiyanlar, Yahudiler

Zindegan: zinde olanlar, diriler

Zira: çünkü

Zi-ruh: canlı

Ziya: ışık, aydınlık

Ziya-riz: gizli ışık saçan, aydınlık dağıtan

Ziya-yı ilm: ilimin ışığı

Zuhur: meydana çıkmak, görünür olmak

Zulimât: karanlık yokluklar

Zulmet: karanlık, yokluk

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder