R. İhsan Eliaçık

Keza “Dini bırakmış, ibadeti terk etmiş” denince de neden “Artık namaz kılmıyormuş, başını da açmış” denmek istendiği anlaşılıyor?
Yani din ve ibadet denince neden namaz, oruç, hac, başörtüsü, cüppe, sakal vs. birkaç şeklî ibadet ve görüntüden başka bir şey düşünülemiyor?

Hâlbuki bir adam namaz kıldığı halde imansız, bir kadın başı açık olduğu halde iman sahibi olabilir. Bir cüppe içinde ahlaksız, saçları arkadan bağlanmış bir kafanın içinde de asil ve erdemli bir düşünce bulunabilir.
Artık namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, başını örtmek vb. ritüel ve figürler iyi bir Müslüman olmanın değil; nereye, hangi kampa, hangi mahalleye mensup olduğunuzun göstergesi haline gelmiştir. Peygamber zamanındaki işlevlerini kaybetmiş, dahası sahici özelliklerini yitirmişlerdir.


Bu da iyilik, güzellik, doğruluk yolunda (sırat-ı
müstakim) yürümekle,
Sevgi ve merhametle (rahmet) dopdolu olmakla,
Sözün namusu ile yaşamakla (sıdk),
Hakka hukuka tacavüz (zulüm) etmemekle,
Kalbi adalet ile çarpmakla, saf bir yürek temizliğine
sahip olmakla (ihlas),
Güzel ahlak sahibi olmakla (hüsn),
Her türden kötülükle aktif mücadeleyle (cihad),
Komşusu açken tok yatmamakla ve insanların elinden ve
dilinden emin olduğu bir kişilik sahibi olmakla mümkündür.
Din ve ibadetin özünü bunlar oluşturur.
Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret
gününe inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek vs. bunları sağlar,
bunlara vesile olur, bunları doğurur. Doğurmuyorsa
yaptığınız tapınak dini ve ibadetidir.


***

Yani din ve ibadet anlayışı yeniden yapılandırılmalıdır.
Aslında bu ihtiyaç tarih boyunca hiç eksilmemiştir.

Buddha Hint din adamları Brahmanlara karşı çıktı.
Zerdüşt’ü eski
İran din adamları sınıfı Moğlar
öldürttü.
Mani’yi Mecusi din adamları astırdı.
Musa’yı eski
Mısır din adamları sınıfı olan Hamanlar
tekfir etti.
İsa’yı Yahudi Haham sınıfı yargılayıp çarmıha
gerdirdi.
Sokrates Delhi
tapınağının fetvasıyla öldürüldü.
Hz. Muhammed’in
daha ilk günden Mekke’deki en azılı düşmanı rahip Ebu Amir idi.
Kâbe çetesini suikasta kışkırtan, “Mescid-i
Nevbevi”nin karşısına “Mescid-i
Dırar’ı” yaptıran da bu rahip Ebu Amir’den başkası değil miydi?
Bir peygamberin en azılı düşmanı nasıl bir din adamı
olabiliyor?
Bu ne yaman bir çelişkidir?
Ali Şeriati’nin dediği gibi “dine karşı din var”, görmüyor musunuz?
Biz
hangisinin din ve ibadet anlayışı üzereyiz?

Bu ne yaman bir çelişkidir?
Ali Şeriati’nin dediği gibi “dine karşı din var”, görmüyor musunuz?

***

İşin ilginç olan yanı Müslümanlar da bu argümanı içselleştirerek, modern dünyaya karşı bütün dinleri aynı kefeye koyarak savunur hale geldi. Dünya tarihi ikiye ayrılıyordu artık: Aydınlanma öncesi dinlerin hakim olduğu kutsalın ve geleneğin dünyası ve Aydınlanması sonrası seküler modern dünya…
Kendilerini nasıl da “Aydınlanma” olarak kabul ettiriyorlar Herkes sorgusuz sualsiz bu ayrımı ve tanımı nasıl da kullanıyor. “Durun bakalım, siz kendinizi nasıl Aydınlanma olarak görüyorsunuz? İnsanlık tarihini sizden önce ve sonra diye nasıl ikiye ayırıyorsunuz? Hem siz kim oluyorsunuz?” diye sormuyor. Boyuna modernite öncesi kutsalın , dinlerin ve geleneksel dünyanın nasıl daha da iyi olduğu anlatmaya çalışıyor.


***


Aksi halde İslam adına modern dünyaya hiç bir şey söyleme hakkımız olmayacak. Çünkü vakti zamanında reforma uğrattığımız birçok şeyi, sırf modern bizi onlarla aynı kefeye koyuyor diye moderne karşı savunur hale getiriliyoruz; al sana bir yaman çelişki daha…

Bunların en başında da din ve ibadet anlayışımız geliyor.
Din ve ibadet anlayışımızın birkaç şekli ibadet etrafında dönüp duran bir “totolojiye” (kısır döngü / anlamsız tekrar) haline gelmesi bunun en iyi göstergesi değil mi?
***
Eskiler buna “zahir” demiş ve söz konusu bu kısır döngüyü / anlamsız tekrarı aşmak için “batın” diye bir yeniden anlamlandırma faaliyetine girişmişler. Fakat burada da ipin ucu kaçınca tekrar “zahire” sarılma yönelimi başlamış ve bu böyle devam edip gelmiş. Vakıa, dini düşünce tarihimiz aynı zamanda bu gidip gelmenin / gerilimin de tarihidir.
Oysa zahir ile batın, teşbih ile tenzih, dünya ile ahiret Hz. Peygamber’in akıl, ruh ve gönül dünyasında billurlaşarak birleşmişti. Dinin kemale ermesi yani en olgun hale gelmesi bir açıdan da bu demekti.

***
Din ve ibadet anlayışımıza buradan girerek baktığımızda bir taraftan zahiri bir donma yaşanırken, diğer taraftan da batini bir buharlaşma yaşandığını görüyoruz. Donmayı ve buharlaşmayı asli haline yani hayat veren bir suya nasıl dönüştürebiliriz? Esas mesele budur.

Müslüman zihnin din ve ibadet denince aklına cami, ezan, kandil, türbe, şeyh, yeşil sarık, başörtüsü, cin, peri, masal, mucize, kehanet, sır, musalla taşı, mezarlık ve yalnız -o da şekli kalmış- üç ibadet ritüeli; namaz, oruç ve hac neden geliyor sanıyorsunuz?

***

Siz olsanız sosyal hayatı ve hele de devleti sırla, gizemle, kehanetle, rüyayla, din adamları sınıfının keşf ve kerametleriyle, İkbal’in tabiriyle “donmuş kalmış 590 yıllık metinlerle”, Akif’in tabiri ile “700 yıllık eserlerle avarelik ederek” yönetir misiniz?
Siz dininizi böyle anlıyorsanız dönüp moderne niye kızıyorsunuz? Modern de dinin esasında bunlardan başka bir şey olmadığını söyleyip duruyor.

***

Nasıl ki diğer dinlerin görkemli tapınakları, din adamları sınıfı ve kendilerine özgü dini kıyafetleri, tütsülü, buhurlu ayinleri, kutsal gün ve geceleri, mucizeleri, kehanetleri vs. var, İslam da bu dinlerden biri olduğuna göre, onda da bunlar var hatta olmak zorunda…(!)
Böyle düşünenlerin, İran kisrasının karşısına çıkan sahabenin “Baldırı çıplak çöl bedevileri sarayıma kadar niye geldiniz?” diye sorulunca “İnsanları dinlerin zulmünden ve krallara ibadetten (onlara kulluk ve kölelik yapmaktan) kurtarmaya geldik” cevabından bir şey anlayacaklarını sanmıyorum.

Bu, tamı tamına İslam’ın “lailahe illallah” evrensel çağrısını yansıtan ve o günkü dünya kamuoyunu sarsan bir sözdür…
O günkü dünyanın batısına ve doğusuna hakim Bizans ile Sasani imparotorluklarının saraylarında yankılanan ve “çok büyük bir tehdit” olarak algılanan bir sözdür…
Bu iki imparatorluk geleneğinin asırlardır bölgeye hakim olmak için ürettikleri iki din olan Yahudilik ve Hıristiyanlığın tapınaklarında da yankılanan ve “meslek dışı” bir yerden (sokaktan) gelen bir tehdit olarak algılanmış bir sözdür…
O günkü Mekke’de Ebu Lehep gibilerinin başını çektiği Allah, Kâbe, din ve ibadet istismarına dayalı tefeci bezirgân düzenine (Yeda Ebu Lehep) “yıkılsın, yokolsun, kahrolsun” (tebbet) diye haykıran gerçekten de çok büyük bir tehdit ve asla affedilmeyecek bir sözdür…


Tarihi süreç içinde tersine bir gelişme yaşandığını görüyoruz.

Bu nedenle olsa gerek “İslam dinlerden bir din değildir” veya “Allah-insan ilişkisi efendi-köle ilişkisi değildir” dediğimizde meramımızı anlamakta zorlananlar oluyor.

DİN kelimesinin Kur’an’da 103 yerde ve dört esas manada kullanıldığını görüyoruz. Bunu kolayca anlamamız için Arapça’da alt-üst, arka-ön şeklinde dört yönü de ifade için kullanılan ve aynı kökten gelen “dûne” sözcüğü bir fikir verebilir.

Geriye doğru (adet, töre),
İleriye doğru (yol, yordam),
Yukarıya doğru (itaat, bağlılık),
Aşağıya doğru (hüküm, kural, ceza, mükâfat)…
Bunların
hepsini birden topladığı için yani “tedvin” ettiği için bir
tek kelimeyle durumu “din” diye ifade
ediyoruz. Demek ki din kavramının, Kur’an’da kullanım yerlerine göre kiminde
adet, kiminde yol, kiminde itaat ve bağlılık, kiminde de hüküm, kural, yargı,
ceza ve mükâfat anlamında kullanılması bu nedenledir.
Bu durumda söz konusu dört boyutlu anlamlar, değerler ve kurallar bütünü “din”, bunun bir coğrafi mekânda ete kemiğe bürünüşü “Medine”, bu bürünüşün mensupları “medenî” ve mensuplarınca ortaya konan maddi ve manevi tüm inşa ve imar faaliyeti de “medeniyet” oluyor.
Bu kelimelerin hepsi de din ile aynı kökten… Aralarında kopmaz bir bağ var. Yani bunlar “bölünmez bir bütün…”

Bu durumda söz konusu dört boyutlu anlamlar, değerler ve kurallar bütünü “din”, bunun bir coğrafi mekânda ete kemiğe bürünüşü “Medine”, bu bürünüşün mensupları “medenî” ve mensuplarınca ortaya konan maddi ve manevi tüm inşa ve imar faaliyeti de “medeniyet” oluyor.
Bu kelimelerin hepsi de din ile aynı kökten… Aralarında kopmaz bir bağ var. Yani bunlar “bölünmez bir bütün…”
***



Üstelik daha önce hiç görülmedik bir şekilde onları tanır ve “Ehl-i Kitap”, “Mecusi, “Sabiî” gibi isimlerle anar. Bir arada yaşamaya ve barışa dayalı bir ilişkiler hukuku belirler. Daha önce hiçbir dinin ötekini bu şekilde “tanıdığı” görülmemiştir. Tabi tanımak doğru bulmak demek olmuyor.
***

Yeni dönemle birlikte gelene ise “gerçeğin ta kendisi” (hak) diyor. Yani sözün realiteyle uyumlu olması; tarihin, hayatın ve tabiatın aktığı yerden akan yaşayan gerçekliğe tekabül etmesi…
Bundan kopana ise sahte, içi boş, kof, realiteyle çelişik bir takım kuruntular (batıl) diyor. Gerçeğin ta kendisi (hak) gelince, sahteliğin ve içi boşluğun (batıl) yok olmaya mahkûm olacağını haber veriyor.

***

Oysa bugün din denilince insanların aklına, İslam da dahil olmak üzere mabed, tapınak, din adamı, papaz, keşiş, haham, hoca, şeyh, sarık, cübbe, kandil, ayin, türbe, mucize, kehanet, keramet, buhur, tütsü, sır vs. geliyor.
İbadet denilince de İslam’da dahil hepsi birbirine karıştırılarak, namaz, oruç, abdest, camiye, kiliseye veya havraya gitmek, günah çıkartmak, yağmur duasına çıkmak vs. akla geliyor.

“Güldürme adamı, dinin bunlarla ne alakası var?” diyeceksiniz belki…
Evet, “tapınak dinlerinin” yok ama “gerçek hayat dininin” var!
“Tapınma”nın yok ama “ibadet”in var!
Belirli bir yer ve zamanda yapılan, önceden belirlenmiş hareketlerden oluşan tapınma ile yeri ve zamanı olmayan, hayatın içinde canlı faaliyet olarak gerçekleşen ibadet arasındaki fark…

İBADET: Sözlükte “abd” kökünden Arapçanın tarihsel kök ve komşu dilleri Aramice, Akkadça, İbranîce, Süryanîce, Habeşçe gibi Sami dillerinin hepsinde “yapmak, meydana getirmek, ortaya çıkarmak, çalışmak, üretmek” demektir.
BEDAET de kökün harfleri değişmeden “bda”ya dönüşümü ile “yaratmak, yapmak, meydana getirmek, icat etmek, bir şeyi ilk olarak ortaya çıkarmak” anlamındadır. Son harfin “hemzelif”e dönüşmesi ile “bde” de ise yine mana pek bozulmayarak bir şeyi “başlatmak, ortaya çıkarmak, icat etmek” manası kazanır.


***

Babil, Sasani, Mısır, Roma, Bizans gibi eski dünyanın Tanrı-Devlet kralları ahaliye “kullarım, kölelerim” diye seslenirlerdi. Kendilerine de Tanrı’nın oğlu, temsilcisi veya doğrudan Tanrı derlerdi.




Bu ise insanoğlunu, insan olma yolunda zorlayıcı bir
içkinlikle ilerletmiştir…
Ardından taşındığı yeni Kur’an ikliminde abd kavramı “yâr ile yolculuk” dönüşmüştür. Bunun
anlamı ise insanın batıl bağımlılıklardan azat olması, ilâhî anlam ve mananın
derinliklerinde durmaksızın yol almasını ifade eder. Allah ile canı gönülden
dost olması, O’nun sınırsız, şekilsiz, enlemsiz, boylamsız ve sonsuz varlığında
kendini açması, iş ve oluş üretmesi, ortaya çıkarması, meydana getirmesi,
inkişaf ettirmesi manasına gelir.
Bu nedenle Allah’ın yapması / edip eylemesi anlamına gelen yaratmak, varlık oluşturmak, icat etmek birer iş ve oluş yani ibda olduğu gibi, insanın yapması / edip eylemesi anlamına gelen çalışma, üretme, icat etme, meydana getirme, mücadele etme, direnme, imar etme, zülme karşı savaş, iyilik yapma, güzel davranma, doğru olma (amel-i salih) vs. de birer iş ve oluş yani ibadet olur.
Zorla özgürlüğüne el konulmuş bir insan efendisi için iş ve
oluş üretirse buna da abd (kul köle) denir. Ancak Allah / insan ilişkisi bu manada efendi /
köle ilişkisi değildir. Bu, efendi / köle ilişkilerinin yaygın olduğu
bir dünyanın muhayyilesidir. Şüphesiz Kur’an bu muhayyileye hitap etmiştir
fakat onu dönüştürmüş, diğer bir çok konuda olduğu gibi içeriğine müdahale
etmek maksadıyla kullanmıştır. Oysa gerçekte bu ilişki yalın olarak
Allah / insan ilişkisi olarak okunmalıdır. Çünkü insanın burada özgürlüğüne
zorla el konulmaz. Bilakis insan kendi özgür iradesiyle, canı gönülden Allah’a
yönelir, O’nun sonsuz sevgi ve merhametine karşılık insanî sevgi ve saygıyla
karşılık verir. Bu nedenle de O’nun için çalışır, çabalar ve O’nun
yolunda tarihin meydanında “yürür”…
Burada, Kuran’ın, 7. yüzyılda putların, kralların, imparatorların, din adamlarının vs. önünde yerlerde sürünen insanoğlunu alıp nasıl yücelttiğine, özgürleştirdiğine dikkat edilmelidir.
Bu nedenledir ki Kur’an, tanrılık
taslayan otoritelere (tâğut) tapanlardan (Maide; 5/60), ruhunu kötülük
sarmış şer odaklarına (şeytân) tapanlardan (Yasin; 36/71), put
heykellerine (esnâm) tapanlardan (Şuara; 26/71), insanların birbirine
tapmasından (Ali-İmran; 5/64), ataların taptığına tapıp durmaktan (Hud; 11/62),
peygambere ve din adamlarına tapanlardan (Tevbe; 9/31) özellikle bahseder.
Bunların dışındakileri de Allah’tan başkası ( min dunillah) diyerek mahkûm eder.
İlginçtir,
Kur’an ibadet kelimesini 278 yerde geçmesine rağmen, namaz kılmak (iqamu’s-salât),
oruç (savm), hacc ve umre, kurban (hedy) gibi bizim “ibadet”
dediğimiz şeylere izafe ederek kullanmaz.
Kur’an’ın bunlardan bahsederken kullandığı kavramnusuk/menasik’dir. Kur’an’da 7 yerde geçen bu kelime kullanılırken (ör. Bkz. Bakara; 2/196, En’am; 6/163) genelleme yapılması yani namaz, oruç, kurban vs. tüm “şeklî ibadetleri” içine alacak şekilde kullanılması dikkat çekicidir. Manâsik sadece hacdaki ibadet şekilleri demek değildir. Şu halde namaz, oruç, hacc, umre, kurban bizim menâsikimiz olmaktadır. İbadet -bunları da içine alan- çok daha geniş bir kavramdır. Dolayısıyla ibadeti sayısı bir elin parmağını geçmeyen menâsike indirgemek hiç de doğru görünmüyor. Zaten Kur’an onlara menâsik demiş…

Bu nedenle Allah’ın yapması / edip eylemesi anlamına gelen yaratmak, varlık oluşturmak, icat etmek birer iş ve oluş yani ibda olduğu gibi, insanın yapması / edip eylemesi anlamına gelen çalışma, üretme, icat etme, meydana getirme, mücadele etme, direnme, imar etme, zülme karşı savaş, iyilik yapma, güzel davranma, doğru olma (amel-i salih) vs. de birer iş ve oluş yani ibadet olur.

Burada, Kuran’ın, 7. yüzyılda putların, kralların, imparatorların, din adamlarının vs. önünde yerlerde sürünen insanoğlunu alıp nasıl yücelttiğine, özgürleştirdiğine dikkat edilmelidir.

Bunların dışındakileri de Allah’tan başkası ( min dunillah) diyerek mahkûm eder.

Kur’an’ın bunlardan bahsederken kullandığı kavramnusuk/menasik’dir. Kur’an’da 7 yerde geçen bu kelime kullanılırken (ör. Bkz. Bakara; 2/196, En’am; 6/163) genelleme yapılması yani namaz, oruç, kurban vs. tüm “şeklî ibadetleri” içine alacak şekilde kullanılması dikkat çekicidir. Manâsik sadece hacdaki ibadet şekilleri demek değildir. Şu halde namaz, oruç, hacc, umre, kurban bizim menâsikimiz olmaktadır. İbadet -bunları da içine alan- çok daha geniş bir kavramdır. Dolayısıyla ibadeti sayısı bir elin parmağını geçmeyen menâsike indirgemek hiç de doğru görünmüyor. Zaten Kur’an onlara menâsik demiş…
***

Allah görünen bir nesne olmadığı ve herhangi bir insanda, peygamberde, kurumda, otoritede tecessüm etmediği için, yer ve mekân da biçilemeyeceği için, son tahlilde Allah’a ibadet, görünür nesnelerden tam bir bağımsızlaşmayla “insanın” bütün görkemi ile ortaya çıkışıdır.

***

Nusuk/menâsik kelimesini Arap bakın nerelerde kullanıyor:
Toprağı ıslah için gübrelemek (nusuku’l-ard), yeni yağmur yağıp
yeşillenmiş toprak (ardun nâsike)…
Demek ki nusuk, toprak için nasıl gübre ve
yağmur oluyor da yeni ürün bitirtiyor, yeşillendiriyorsa, Müslüman için de menâsik böyledir. O da insanda yeni ameller doğurtur; başka
iyi, güzel ve doğru davranışlara vesile olur. Bunun için nusukların şahı olan namaz bütün kötülüklerden alıkoyar. Yani
toprak için gübre ve yağmur neyse, insan için da namaz odur…
Demek
ki İslam’da nusuk/menâsik bir tapınma
değildir. Yaparsın ve orada bitmez. Gübre gibi başka bir şeyin doğmasına, yağmur gibi de başka bir şeyin canlanmasına, hayat bulmasına neden olur.
Bunun için statik değil dinamiktir. Statik olana
tapınma, dinamik olana nusuk denir.


***
Demek ki nusuk/menasik şekil ve ritüel ile sınırlı ve daha dar iken, ibadethayatın tüm alanlarına yayılmaktadır. Yani nusuk/menasik Müslüman insan yoluyla hayatı gübrelemekte, yağmur olup yağmakta ve hayatın içinde canlı bir faaliyet olarak ibadetleri ortaya doğurmaktadır.

Mekânın her yerinde ve zamanın her
anında canlı bir faaliyet olarak görünür; bazen bir yoksulun sofrasında, bazen
bir annenin yavrusuna atılışında, bazen bir gönlün titreyişinde, bazen bir
adalet terazisinde, bazen bir direnişçinin namlusunda, bazen bir esnaf
imzasında, bazen yakarışta, bazen haykırışta, bazen ağlayışta, bazen gülüşte,
bazen sözde, bazen namusta, bazen sadakatte, bazen iffette…
***



Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
(Bana Dinden Bahset, İnşa Yayınları, İst., 2010, s. 17-29)
12 TEMMUZ 2012 PERŞEMBE
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder