06 Aralık 2012, 15:45
Yaşar Nuri
Öztürk
İSLAM’IN sevgi, hoşgörü ve güzellik kurumu olan tasavvufla,
şekil ve kural yönünü kotaran fıkıh kurumu arasında tartışma ve
çekişmeler ilk günden beri var olagelmiştir. Ancak, şunu,
gerçeğe saygının vicdan borcu olarak hemen belirtmeliyiz ki, bu iki kurumun temsilcileri arasındaki çekişmeler, politikanın
iğrenç parmağı girmediği sürece, hep akademik ve bilimsel kalmıştır. Çekişmenin bu evresinde ne kan dökülmüş, hatta ne de can yakılmıştır.
Politikanın katranlı ve çıkarcı elleri dini âlet ederek bu çekişmeleri sömürdüğü andadır ki canlar yanmış, başlar uçmuştur. Ve ne yazık ki, insanlığın en değerli evlatlarından birçoğu, kanla susturulmuştur: Hallâclar, Aynulkudatlar, Nesîmiler, Bedrettinler, Hamza Bâliler, Molla Lütfiler yok edilmiştir.
Şekil ve kural kurumuyla ruh
ve sonsuzluk kurumu arasındaki çekişmeler, genelde, iki noktada düğümlenir:
Birincisi, şekil mi önemli, niyet mi; ikincisi, din adına
yalnız secde edenleri mi sevelim, yoksa bütün insanlığı mı? İki
kelimeyle ifade edersek kavga, kalıp ve öz kavgasıdır. Öz adına uğraş veren tasavvuf, İslam tarihine, ikincisi olmayan bir
sonsuzluk edebiyatı bırakmıştır.
Fransız düşünürü Louis Gardet’nin ifadesiyle, tasavvufun bıraktığı bu büyük mirasın yalnız İslam’ın değil, bütün insanlığın kıvanç unsurlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Bugün dünya kütüphanelerindeki İslamî el yazması eserlerin % 80’e yakını doğrudan veya dolaylı, tasavvufun ürünü olarak görülüyor. Bu demektir ki, tarihsel Müslüman kamu vicdanı, oyunu, tasavvuf lehine kullanmıştır.
Şekilcilerle özcülerin en
önemli tartışma konularından biri de gerçek hac-sembolik hac ayrımında
kristalleşir.
Sûfîlere göre, Kur’an ve hadisler gereğince
incelendiğinde görülür ki, İslam’daki haccın Kâbe’de icra edileni semboliktir.
Gerçek hac, insan kalbi etrafında yapılabilir.
Onlara göre, Beytullah (Allah’ın evi) insanın kalbidir. Mekke’deki Beytullah bu
gerçek Beytullah’ın bir sembolüdür. Ve bunun içindir ki, Kâbe etrafında yapılan
tavaf, bir başka deyimle Mekke’de yapılan hac, esas Beytullah olan insan kalbi
çevresinde yapılan hacdan sonra olursa anlam ifade edebilir. Gerçek
Beytullah harabe iken sembol Beytullah’ı tavaf etmek anlamsızdır.
Mevlana Celaleddin, “Kâbe, Âzer oğlu İbrahim’in yaptığı bir binadır, insanın gönlü ise Yaratıcı’nın vücut verdiği gerçek Beytullah’tır” diyor. Hemen bütün Sûfîler tarafından tekrar edilen bu düşünce Hz. Peygamber’in şu sözüne dayandırılmaktadır: “Şu gördüğünüz Kâbe ve çevresi kutsaldır, saygıdeğerdir, fakat sizin haklarınız, kanlarınız, kişilik ve onurunuz ondan daha saygıdeğerdir.”
GÖNÜL KÂBESİ HARABE İSE…
İSLAM mistikleri insanın mutluluk ve sevincini gerçek Beytullah’ın
kutsanması olarak görmüşler, bu yapılmadan Mekke’deki Beytullah’ı süsleme ve
ziyaretin anlamsız olduğunu öne sürmüşlerdir. İslam’ın şehit velisi Hallâc’ın idamına
hükmedenler onun ‘zındıklıkları’ arasında şunu da sayıyorlardı: “Gönül Kâbesinin harabe olduğu bir dünyada sembolik Kâbe’yi ziyaret
için para harcamak İslam’ın ruhuna ters düşmektir.”
Sûfîler bu düşüncelerini
tarih içinde ilginç bir şekilde uygulamaya koydular. Tasavvuf literatüründe, müritlerine hac paralarını çevredeki yoksul ve kimsesizlere verdirip
onlara “En üstün haccı, işte şimdi yaptınız” diyen tasavvuf büyüklerine ilişkin
anekdotlar az değildir.
Kur’an; insanı, Yaratıcı’nın yeryüzündeki temsilcisi ( Dikkat: İnsan, Allah’ın yerine geçen yeryüzündeki halifesi değildir. İnsan, yeryüzünde halifedir – MKA) ve en yüce emanetin taşıyıcısı sayar. Ona göre, bütün varlıklar insanın emrine ve hizmetine verilmiştir. İnsan, evrenin hâkimi ve efendisi olmak için yaratılmıştır. Böyle bir mesaja dayanarak söz söyleyenlerin, günümüz insanına verecekleri, eski dünyaya verdiklerinden çok daha fazla olacaktır.
İnsanın mutsuz ve perişan olduğu bir dünyada hiçbir haccın,
hatta hiçbir ibadetin anlamı olmadığını savunanların hatıraları önünde,
insanlık adına eğilmeyi onur biliriz.
Politikanın katranlı ve çıkarcı elleri dini âlet ederek bu çekişmeleri sömürdüğü andadır ki canlar yanmış, başlar uçmuştur. Ve ne yazık ki, insanlığın en değerli evlatlarından birçoğu, kanla susturulmuştur: Hallâclar, Aynulkudatlar, Nesîmiler, Bedrettinler, Hamza Bâliler, Molla Lütfiler yok edilmiştir.

Fransız düşünürü Louis Gardet’nin ifadesiyle, tasavvufun bıraktığı bu büyük mirasın yalnız İslam’ın değil, bütün insanlığın kıvanç unsurlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Bugün dünya kütüphanelerindeki İslamî el yazması eserlerin % 80’e yakını doğrudan veya dolaylı, tasavvufun ürünü olarak görülüyor. Bu demektir ki, tarihsel Müslüman kamu vicdanı, oyunu, tasavvuf lehine kullanmıştır.


Mevlana Celaleddin, “Kâbe, Âzer oğlu İbrahim’in yaptığı bir binadır, insanın gönlü ise Yaratıcı’nın vücut verdiği gerçek Beytullah’tır” diyor. Hemen bütün Sûfîler tarafından tekrar edilen bu düşünce Hz. Peygamber’in şu sözüne dayandırılmaktadır: “Şu gördüğünüz Kâbe ve çevresi kutsaldır, saygıdeğerdir, fakat sizin haklarınız, kanlarınız, kişilik ve onurunuz ondan daha saygıdeğerdir.”
GÖNÜL KÂBESİ HARABE İSE…


Kur’an; insanı, Yaratıcı’nın yeryüzündeki temsilcisi ( Dikkat: İnsan, Allah’ın yerine geçen yeryüzündeki halifesi değildir. İnsan, yeryüzünde halifedir – MKA) ve en yüce emanetin taşıyıcısı sayar. Ona göre, bütün varlıklar insanın emrine ve hizmetine verilmiştir. İnsan, evrenin hâkimi ve efendisi olmak için yaratılmıştır. Böyle bir mesaja dayanarak söz söyleyenlerin, günümüz insanına verecekleri, eski dünyaya verdiklerinden çok daha fazla olacaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder